HAKİKATİN TOPRAK ALTINDAN YÜKSELEN SESİ: Mit, Bellek, Dil ve İktidar Bağlamında Bir Tiyatro Okuması

Tümülüs oyunu, mitolojik anlatı ile tarihsel belleği, bireysel tanıklık ile kolektif hafızayı dramatik zeminde buluşturan bir metin olarak öne çıkıyor. İddiasını salt estetik bir dil kurmakla sınırlamayan bu oyun, bugün iyice flulaşan hakikat, adalet ve iktidar kavramlarını sahnenin merkezine yerleştiriyor.

Oyun, Frigya kültür ögelerinden çıkış alarak Anadolu’nun binlerce yıllık kadim kültürel ve siyasal hafızasını çağdaş bir bakışla ve etik sorgulamayla yeniden kurmaya girişmiştir.

Oyun yazılırken tek kişilik bir reji üzerine inşa edilmiş. Bu yüzden de merkezdeki oyun kişisi Kalem-i Hakikat (İjik) dışında kalan tüm kişiler “Tarla Küreği” ile canlandırılır. Aynı zamanda anlatıcı da olan, Kalem-i Hakikat, hareketle, taklitle diğer oyuncaları temsil eder. Kalem-i Hakikat, salt bir karakterden çok ötedir. O belleğin, tanıklığın ve reddedişin yani direnişin de simgesidir.

Önce bir evlat olarak görürüz onu, aile içinde hep bir çatışmayı temsil eder. Sonra Frig Kralı’nın baş tablet yazıcısı olarak sahneye çıkar. Ancak anlatı ilerledikçe belirli bir zamanın ve kimliğin sınırlarını aşan bir karakter taşıdığı anlaşılır.

Bu dönüşümün önsemesi daha ilk sayfalarda verilir: “Elimde kamış kalemimle yeniden doğuyorum.” dizesi Anadolu’nun kadim bilgeliğine güçlü bir gönderme olduğu kadar metindeki olay akışına dair güçlü bir önsemedir. Zaten “bil ki bu hareketim senin hakikatinin de tohumu olacaktır.” (s.8) dizesinde de bu aleni biçimde ifade edilmiş olur.

Kamış kalemden divite, sazdan daktiloya uzanan ya da çocuktan, bir tablet yazıcısına, Pir Sultan’dan Sabahattin Ali’ye evrilen diyalektik bir değişimin simgesel taşıyıcısıdır. Bu döngüsel var oluş biçimi, hakikatin çağlar boyunca farklı biçimlerde dile gelişini temsil eder. Bu nedenle Tümülüs, tek bir dönemin hikayesinden çok hakikatin bastırıldığı, silindiği, tahrip edildiği; ama asla yok edilemediği döngüsel bir tarih anlayışı ile kurgulanmıştır.

Oyun adını, Anadolu’da bir çeşit kutsiyet de addedilen ve Anadolu’nun pek çok bölgesinde görülen Tümülüslerden alır. Bir mezar ya da mezarların bulunduğu, toprak yığılarak oluşturulan bu yapay tepecikler oldum olası Anadolu’da güçlü çağrışımlar uyandıran yapılardır. Yazar da bu mistik-mitik öğeyi alarak onu yeni bir anlam ve cisim kazandırır. 

Oyunda bellek ve iktidarın simgesi olan “tümülüs”, oyun içinde bir cezalandırma aracı, hapishane olarak ya da çilehane benzeri “kemale erme”, bir yeniden doğuş mekanı olarak da şekillenir. Dolayısıyla Tümülüs yalnızca gömülenin değil, yeniden doğumun da mekanıdır. Hakikat her bastırıldığında toprağın altına çekilir; ama zamanını bulduğunda, koşullar olgunlaştığında ya da ona ihtiyaç duyulduğunda başka bir ses, başka bir beden ve başka bir dil aracılığıyla yeniden yükselir. Metnin mitolojiyle kurduğu ilişki de bu noktada belirginleşir.

 

Ölüp Dirilme Döngüsü ve Mitolojik Alan

Oyunun girişindeki “Bir ölüp dirilme oyunudur bu oyun” sözü, Tümülüs’ün düşünsel eksenini ortaya koyar. Bu ifade bana ilk elde Persephone mitini çağrıştırdı: yeraltına iniş ve yeryüzüne dönüş, ölüm ile yaşam arasında gidip gelen ve bitmek bilmeyen o kozmik ritim…

Ancak metin ilerledikçe yazarın mitin klasik yapısıyla bilinçli bir mesafe kurduğu anlaşılır. Kaldı ki Persephone anlatısında özne edilgendir; yer altına iniş ve yeryüzüne dönüş doğanın olağan bir döngüsüdür. Oysa Tümülüs’te Kalem-i Hakikat, edilgen değil, doğrudan eylemlerinin öznesi olan bir varlıktır. O, başına geleni kabullenen değil; bedelini bilerek eyleyen bir öznedir. Dolayısıyla Tümülüs’te kurulan anlatı, bireysel bir trajediden çok daha kolektif bir anlatıdır. Ve salt doğanın döngüsel yenilenmesinden ibaret değildir.

Yazarın, Yunan mitolojisinden çok Anadolu’nun köklü mitik hafızasına yönelmesi kuşkusuz bir tercihtir. Soyut bir tanrıçadan ziyade, dağın, kayanın, toprağın kendisi olan Kibele figürü ile daha güçlü bağ kurduğunu rahatça söyleyebiliriz. Yer yer tekrar eden “varlığını varlığına serpme” mecazı ya da “bin yılın tozu toprağı” ifadeleri de bu bağı gösteren örneklerdir. Öyleyse oyunda “Kalem-i Hakikat” olarak dirilen “şeyin” bir bedenden çok Anadolu’nun kolektif hafızası olduğu rahatça çıkarsanabilir.

 

Kalem-i Hakikat ve Süreklilik Fikri

Oyun anlatıyı dairesel bir yapıya oturtmuştur. Süreklilik fikrinin ve hakikatin ölümsüzlüğünün bir başka biçimsel anlatısı da bu yapıdadır.  Doğuş – ifşa – ölüm – gömülme – yeniden doğuş... Bu döngü, hakikatin tarihsel sürekliliğini güçlü biçimde kurmuştur.

“Elimde kamış kalemimle yeniden doğuyorum” dizesi, Anadolu’nun kadim bilgeliğine güçlü bir başka gönderme olduğu kadar anlatının önsemesini de taşır:

“Bil ki bu hareketim senin hakikatinin de tohumu olacaktır” (s.8).

Kalem-i Hakikat, her satırda başka bir bilge kimliğe dönüşür: kimi zaman derin acılarla yoğrulmuş sekiz yaşında bir çocuk, kimi zaman Pir Sultan Abdal, kimi zaman Nef’i, kimi zaman Sabahattin Ali… Her biri, başka bir çağın ışığını taşıyan figürlerdir.

“Ben; kamış kalemle, divitle, daktiloyla ya da bilgisayarla yazan…

Adı çoktan unutulmuş bir Frig Kralı’nın baş tablet yazıcısıyım.”

İşte bu nedenle anlatılan hikâye bireysel değil, bizim hikayemizdir.

 

Dil Katmanları ve Zamansal Sapmalar

Metnin bütünü yüksek soyutlama ve mecazlarla örülü olarak inşa edilmiş. Yazar açısından oldukça cüretkar ve zorlu bir girişim olan bu tercih ciddi bir dil işçiliği gerektirmiş olsa gerek. Ancak metinde bazı zorlamaların olduğu da kesin. Kimi noktalarda dil katmanlarının çatıştığı ya da zamansal sapmalar göze çarpıyor:

“Ölümünün kışı, doğumunun yazı getirdiği us evreninin vakitlerinden geldim.” (s.3)

“Us evreni” gibi felsefi bir terim, mitik ve törensel bağlamda fazla modern bir tını taşıyor. Bu tür ifadeler karakteri kendi zamanından kopararak anlatıcı bilincinin ön plana çıkmasına yol açıyor.

Benzer sapmalar başka yerlerde de karşımıza çıkıyor: “Anacığım, şifrelerle konuşursun!” (s.8), “Kafayı yemiş bu kadın!” (s.13), “Yeter artık! Sanki Anadolu’da aldatılan ilk kadın sensin!” (s.13), “Çünkü Tanrı sessizdir böyle durumlarda, sen de bilirsin, Adaleti uzun vadeli çalışır.” (s.14)

 

Yine metinsel sapmalara bir başka örnek şudur: “Anam Yağmur Gelin!... Babam Suyura’ya da aşkla bağlıydı. Kaç defa kerpiç duvara kulağımı dayayıp zevk çığlıklarını dinledim ikisinin. Öyle ki sesleri duyan gecesefalarının arzularından başı dönünce tüm Frigistan’a hoş rayihalar yayılır, ertesi gün oldu mu güller kıpkırmızı kızarırdı aşklarından. Bilirdim ki o gece koyunlar kömlerinde çifte döl tutardı çifte kuzulamak için.” (s.5)

“zevk çığlıklarını dinledim” ifadesi metnin bütününe hakim olan mitik, törensel ve zamansız diline aykırı bir bölüm olmuş. Bana kalırsa bu durum anlatıyı mitsel, steril, aseksüel bir kutsallık alanından çıkarıp bedenin, arzunun ve sesin dünyasına çekmiş.

Bu bir tercih olsa bile “Zevk çığlığı” ifadesi bir başka dilsel sapma örneği olmuş. Modern bir kulak için fazlasıyla doğrudan ve güncel çağrışım yapıyor. Bu ifade, metnin geri kalanındaki zamansal bulanıklığı bir anlığına delip bugüne ışınlıyor. Seyirci ya da okur, mitik evrenden çıkıp tanıklık eden bir konumuna itilmiş hissedebilir. Elbette burada sorunun erotizm değil; zamansal ton farkı olduğunun altını çizmeliyim.

Sayıları çok olmasa da bu ifadelerin reji açısından bir işçilik gerektireceği açıktır.

 

Efendilik, Ritüel ve Kurumsallaşmış Şiddet

Oyun, iktidar ve güç ilişkilerine dair güçlü söylem kurmuş: “Efendi dediklerinin kararmıştır yüreği çoklukla / efendilik etmekten” dizeleriyle metin, iktidar ve ahlaki çürüme arasındaki ilişkiyi yalın biçimde ortaya koymuştur.  İktidar ve tahakkümle kurulan her ilişkinin kaçınılmaz biçimde vicdanı körelttiğini ima eder anlatıcı. Dolayısıyla İjik’in “Efendi” olarak anılması aslında hiyerarjik bir yükseliş olsa da kendi gerçekliği açısından bir tehlike eşiğidir. Onun yüreğinin hâlâ “aydınlığın ortasında” atması, bu kararmaya henüz teslim olmadığını gösterir; ancak bu aydınlık alan, korkuyla çevrilidir. Bu nokta metnin, masumiyetle etik sorumluluk arasındaki kırılma anıdır.

Yazar bu ilişkileri yine Anadolu’nun mitik- töresel kavramlarından güç alarak inşa eder. Mesela “Yedi kapı” ritüeli, arınma vaadiyle başlar; ancak her kapı yaşamı çoğaltmak yerine onu tüketir. Yedinci kapıda kuruyan yağmur damlası, Anadolu’nun tarihsel kaderine dair güçlü bir alegoridir.

“Harem odası yerine aslan çiftliği” ifadesi, aslında günümüzde de çıplaklaşan şiddete karşı güçlü bir itirazdır. Şiddetin artık gerekçe bile gerektirmeyen kurumsal bir düzene dönüştüğünü daha yalın ne anlatabilir ki…

“Aslan çiftliği” ifadesi, metnin en sert ve en çıplak ifşalarından biridir. Harem, tarihsel ve kültürel anlatılarda çoğu zaman örtük, romantize edilmiş bir almasına rağmen burada bir ölüm ve tüketim mekanına dönüştürülmüş. Kadınları korunmak ya da sahiplenmek görüntüsü altında, iktidarın aslanlarını doyurmak için yaratılmış korkunç bir mekandır burası. Rahibin hiçbir açıklama yapmadan Gelin’i aslanların önüne atması, bu şiddetin artık olağanlaştığının ve kurumsallaştığının göstergesidir. “Eli alışıktı demek!” ifadesi, cinayetlerin süreklileştiğini ve sıradanlaştığını tek bir hamlede görünür kılar.

Tablet, Hafıza ve Ah

Şiddet günümüzde de geçmişte de tek bir formda var olmadı. Yazar bu bilinçle farklı formlarda karşımıza çıkan şiddet biçimlerine tanıklık ederken seyirciyi de aynı tanıklığa davet eder: “Frigistan’ın tarihe ışıklık edecek yüz binlerce tabletin üstü kazınmıştı kör bir bıçağın silgisiyle.” (s.31)

Burada sansürün tarihsel yolculuğuna tanıklık ederiz. Yolsuzluk, yalnızca işlenen adi suçlardan ibaret değildir; silinenen veya yazılmayan acıların, yıkımların kayıtlarıdır aynı zamanda.

İşte tam da bu noktada “hayır” demenin itiraz etmenin gücünü merkeze alır yazar, ah’ın gücüdür bu:

“Öyle bir ah çektim ki silkinerek doğruldu yatağından Frigistan!”

Ah, burada yazının yerine geçen bedensel ve politik bir eyleme dönüşür. Çünkü doğruları da yazsa tablet kazınabilir, sansüre uğrayabilir; ama ah kazınamaz.


Seçici Sağırlaşma ve İktidar

Oyunun başında yani İjik henüz Kalem-i Hakikat olmazdan evvel  “Anadolu’nun Babası” olarak bildiği kralı hakikatin de simgesi olarak görmektedir. Ancak ilk karşılaşmalarından başlayarak bu görüntünün adım adım hakikat karşısında nasıl bozulduğuna tanıklık ederiz.

Kalem-i Hakikat ile Kral’ın ilk karşılaşmasında Kral’ın İjik’i “duymaması”,  bir espiri üretmekten çok iktidarın iki yüzlülüğünü açık eden bir absürtlüktür. Burada fiziksel bir sağırlıktan çok bilinçli ve siyasi bir tercih vardır.

Kralın Duymama hali, iktidarın kendisini rahatsız etmeyen, hesap sormayan sözleri yok sayma refleksi ve hafifliğidir. Kral İjik’in acısını duymadığı gibi Anadolu’nun acısını, dertlerini de duymaz. Çünkü bu sesler iktidar açısından bir sorun teşkil etmez. Böylece “duymamak”, “yanlış duymak” bir eksiklik değil, iktidarı koruyan işlevsel bir davranış biçimine dönüşür.

Kaldı ki bu sahnede Kalem-i Hakikat henüz eyleyen, ifşa eden bir özne değildir; bir çocuktur. Sonradan homurdanmaları başlar ama o zaman da tanık ve yazıcı konumundadır. Söyledikleri ağırdır ama henüz açık bir suç isnadı ya da iktidarı sarsacak bir adlandırma içermediği için sorun teşkil etmez. Bu yüzden Kral’ın kulakları bunları duymaz! Metin burada hakikatin mekana ve zamana göre gücünü vurgular: Her söylenen hakikat hemen duyulmaz; duyulabilmesi için olgunlaşması, bedel talep etmesi ve güçlü bir itirazı dile getirmesi gerekir.

Kuşkusuz burada duymak eylemi üzerine inşa edilen alegori rastlantısal değildir. Midas mitinden devralınan kulak imgesi ile düşünüldüğünde resim tamamlanır; ancak Midas’ın kulakları miti tersyüz edilmiştir. Kulakların büyümesi işitmenin artması değil, duyarsızlığın maddileşmesidir. Kralın iktidarı büyüdükçe hakikate karşı daha sağır hale gelmiştir. İlk karşılaşmadaki sağırlaşmaya rağmen, daha sonra “yolsuzluk” kelimesi telaffuz edildiğinde Kral’ın birdenbire duymaya başlaması tam da seçici duymanın somut halidir.

İlk sahnede duymayarak kurulan iktidar büyüyen ve duymaya başlayan kulaklarla hükmetmeye başlar. Böylece sahne, iktidarın aslında sağır olmadığını; yalnızca kendisine yönelen tehdidi seçici biçimde duyduğunu ortaya koyar.

Halkın acısını, feryatlarını, beklentilerini duymayan bu kral kendisine yönelen eleştiriyi duyar:

“Kalem-i Hakikat- Hakikatim için ah çekerim, hakikatim gönenmek değil benim!

Kral- Demek öyle… Neymiş senin hakikatin?

Kalem-i Hakikat- Yolsuzluğunu…

Kral- Yolsuzluğun mu dedin?” (s. 31- 32)

Bu, iktidarın seçici duyma rejimini ifşa eder. Kral her şeyi duymakta ve anlamaktadır. Bu tek kelimelik ve belli belirsiz itirazın ardından tablet odasının mühürlenmesini buyurması da bundandır, Kral hafızaya doğrudan müdahalesidir.

Tümülüs, cesur, düşünsel olarak güçlü ve sahici bir metin olarak inşa edilmiştir. Hakikati soyut bir kavram olmaktan çıkarmış, bedeli olan bir eylem olarak ele almıştır. Dilsel sapmalar ve imge yoğunluğu ve tek kişi üzerine kurulu rejisi sahneleme açısından zorluklar barındırsa da, metnin politik ve etik iddiası güçlü bir şekilde ortaya konmuştur.

Hakikat asla ölmez! Bastırılsa da sesi kısılsa da eninde sonunda ortaya çıkar… Ve sadece hakikatin taşıyıcısı değişir, kim bilir belki de hakikat şimdi sizin elinizde doğmayı beklemektedir.


ELEŞTİRİYE EK: OYUNUN PRÖMİYERİ

Bu metin yazıldıktan kısa bir süre sonra Ankara Tatbikat Sahnesinde prömiyeri gerçekleşen oyunu görme imkanı buldum. Gizem Gürer'in yönettiği oyunda Oyunda Buket Tuncer, Nejmettin Şahinoğlu ve Şahan Efe Küçük performanslarıyla yer aldı. Kostüm tasarımı Dilek Işık’a, müzikler Orhan Görgülü’ye, ışık tasarımı Berkay Erdoğan’a, afiş tasarımı ise Medya Terzisi’ne aitti. 

Çok uzun uzadıya kısa bir değerlendirme yapmadan birkaç şey söylemek isterim... Yönetmen oyundaki tek oyuncu yerine çok oyunculu bir çalışma yapmış. Hatta canlandırma ve ışıkla birlikte oyuncu sayısını oldukça zorlamış. Oyun ritmi ve metinle mesafesi açısından farklı bir deneme olarak görülebilir bu yaklaşım. 

Tümülüs oyunu postdramatik bir yaklaşımla sahnelendi. Metnin çağrıştırdığı yapının aksine oyun, üç oyuncu ile temsil edilmesinin zorlukları kadar atmosfer ve mistik ritme uzak bir tablo çıkmış ortaya... Ancak ses ve ışık kullanımı oyunu güçlendiren, atmosfer kuran ve ritmi diri tutan etkili öğeler olarak oldukça başarılıydı.

Yine bazı müzik seçimleri metnin taşıdığı mitik yoğunlukla uyumlu gelmedi bana; hatta yer yer anlatının ağırlığını dağıtan bir etki yarattı.


Postdramatik bir dil kurma iddiasıyla yapılan bazı seyirci etkileşimleri, espriler ve doğrudan temaslar ise bana fazlaca yapay geldi. Zorlanmış bir dinamizm hissi oluşturdu.

Hikaye metne göre oldukça hızlı ilerliyor; bu yönüyle oyunun temposu düşmüyor, seyirciyi yormuyor.
Mit ve zaman sürekliliği metnin merkezinde yer alsa da sahneleme bu potansiyeli daha güçlü ve tutarlı biçimde ortaya koyabilirdi.

Final bölümünde mit ve zaman sürekliliği vurgusu belirginleşiyor; ancak bu etki, farklı bir anlatım dili ve sahneleme tercihleriyle çok daha derinlikli kurulabilirdi...