Eleştiri dünyasına adım atacaklar açısından
Türkiye’de çok güçlü bir eleştiri geleneğinden bahsetmek zor. Bazı örnek
isimleri saymazsak günümüzde de edebiyatın gelişmesinin bana kalırsa en
önemli sorunlarından biri eleştiri yoksunluğu ya da yetersizliği. Kuşkusuz bu durumun
birçok sebebi var. Bunu uzun uzadıya anlatma derdinde değilim lakin Taylan Kara’nın
Edebiyatla Ahmaklaştırma Felsefeyle Çökertme yapıtı, uzun zamandır hiç olmadığı
kadar keyifle okuduğum kuramsal eleştiri yapıtlardan biri olarak karşıma çıktı.
Önce bir dergide bir eleştirel yazısına rastladım, sonra da kitaplarını araştırıp
okumaya başladım. Elbette bu geç tanışma benim açımdan özeleştiri gerektiren bir
durum ama kısa sürede bu eksikliği gidermeye çalışacağım.
Edebiyatla Ahmaklaştırma Felsefeyle Çökertme serisinin sadece iki cildini okumama rağmen bu yapıt(lar) üzerine aklıma düşen ilk notları yazmak istedim. Ama yazdıklarımın sadece ilk 2 cilt kapsamında olduğunu tekrar hatırlatmalıyım. Bir nevi eleştirinin eleştirisi benimkisi.
Taylan Kara, hem yazar/eleştirmen hem de tıp alanında uzman bir akademisyen (radyoloji profesörü) olarak çalışıyor. Bu kitaplarında edebiyat ve felsefe dünyasının “pazarlandığı” mekanizmaları bir cerrah titizliğiyle deşifre etmiş. Onun temel derdi, sanatı ve düşünceyi kapitalist piyasanın birer aparatı haline getiren mekanizmadır. Ele aldığı yapıtları piyasaya karşı konumlarına göre değerlendirmesinin de sebebi bu.
Kara’nın eserlerinde, sosyalist sanatın ilkelerini hatırlattığı gibi sosyalistler için de popüler/gerici kültüre karşı birer kalkan yaratma derdindedir. Bunu yaparken de sosyalist ya da demokrat olma iddiası taşıyanların da sanata, edebiyata ve kültüre bakışlarındaki zaaflara da sert eleştiriler yöneltir.
Kitapların en dikkat çekici bölümleri, ödül sistemlerini, yayınevi-eleştirmen-medya üçgenini analiz ettiği kısımlar. Sosyalist sanatın bağımsızlığını savunurken, piyasanın belirlediği “estetik” kriterlerin aslında birer “satış stratejisi” olduğunu kanıtlarıyla ortaya koymaya çalışmış. Özellikle siyasal hegemonyanın kültürel ve sanatsal hegemonya olmadan gerçekleşmeyeceğini, böylesi bir egemenlik biçiminin ne denli zaaflı olduğunu hem Türkiye hem de dünyadan örneklerle anlatır.
Kara’ya göre sosyalist yazar, gerçekliği saptırmakla değil, onu tüm çıplaklığıyla ve sınıfsal kökenleriyle sergilemekle yükümlüdür. Kitapta, popüler edebiyatın gerçekliği “bireysel bunalımlara” indirgeyerek toplumsal bilinci nasıl felç ettiği anlatılır.
Yapıtta, özellikle postmodern felsefeye yönelik eleştirilerinde, aklın ve bilimin tasfiyesinin doğrudan bir “gericilik” olduğunu savunur. Sosyalist düşüncenin rasyonalitesini, piyasanın “mistisizmine” karşı konumlandırır.
Taylan Kara’nın bence en güçlü yanı, eleştirilerini sadece soyut fikirler üzerine değil; ödül listeleri, röportajlar, satış rakamları, uluslararası emperyalist sanat organizasyonları ve metin analizleri gibi somut veriler üzerine kurmasıdır. Böylece “ahmaklaştırma” tezi retorik olmaktan çıkıp hayatın içinden kanıtlarla desteklenmektedir.
Kara, “Hangi kavramla neyi gizliyorlar?” sorusunun peşine düşer. “Özgürlük”, “sivil toplum”, “çokkültürlülük” gibi kavramların edebiyat aracılığıyla sınıfsal özünden nasıl koparıldığını çok net gösterir.
Bu yapıt, sanatın “meta” haline gelmesine karşı uzlaşmaz bir tavır içindedir. Kafası çok nettir dolayısıyla, özellikle liberal solun estetik anlayışına dönük güçlü eleştiriler de içermektedir.
Taylan Kara’nın yaklaşımı her ne kadar tutarlı bir anti-kapitalist duruş sergilese de, sosyalist estetik kuramı açısından bazı noktalar tartışmaya açılabilir. Mesela Kara, zaman zaman sanatı ve felsefeyi fazla “mekanik” eleştirdiği hissine kapıldım. Dostoyevski, Tolstoy gibi yazarların büyüklüğünü kabul ederken günümüzde doğrudan siyasal bir tutum içinde olmayanların sanki asla nitelikli yazar olamayacağı gibi bir algı yaratmaktadır.
Bu tutum sanatın metafizik olmayan ama rasyonel de olmayan sezgisel derinliğini “saçmalık” olarak kodlama riski taşımaktadır. Bu da sosyalist gerçekçiliğin “insan ruhunun mühendisliği” yönünü daraltabilecek nitelikte bir durum olarak görülebilir.
Tümü olmasa da bazı metinler bazen o kadar öğretici yazılmış ki, okuyucuya kendi çıkarımını yapacak bir sanatsal boşluk bırakmamaktadır. Neredeyse söylenecek her sözü söyleyip son noktayı da kendi koymaktadır. Bu, sosyalist sanatın “ajitasyon” ve “propaganda” arasındaki ince çizgisinde, bazen propagandaya daha yakın durmasına neden olabilmektedir.
Bu meseleler dışında bana göre kitap mevcut edebiyat dünyasını (özellikle hep aynı yayınevlerinin aynı yazarların parlatıldığı sözde sanat dünyasını) “çökertmek” ve “maskesini düşürmek” konusunda muazzam bir yapıt var karşımızda; ancak “Hangi edebiyat?” sorusuna verilen bir yanıt henüz ortada yoktur. En azından bu meseleye dair ilk iki ciltte fazlaca bir veriye rastlamadım. Oysa Kara’nın anlattığı gibi sosyalistlerin egemen ideolojik aygıtları kırmasının yolu farkındalık olduğu kadar yeni bir estetik inşaya da ihtiyaç var. Bunun için gerekli olan yaratıcı heyecana ve ziyadesiyle analitik bir öfkeye ihtiyacımız var.
Özetle Taylan Kara, bu iki ciltle Türkiye'de “Edebiyat Eleştirisi” denilen kurumun aslında bir “PR (Halkla İlişkiler)” faaliyeti olduğunu ortaya koymuştur. Kapitalizmle ve gericilikle hesaplaşmak isteyen bir okur için bu kitaplar, zihinsel bir detoks niteliğindedir. Sosyalist sanatın sadece “ne anlattığına” değil, “nasıl bir pazarlama ağının parçası olduğuna” bakmamız gerektiğini hatırlatır.