Ortadoğu’nun son yüzyıllık tarihi, uluslararası sermayenin ve onların vurucu gücü olan emperyalist odakların Orta Doğu halklarına karşı yürüttüğü kesintisiz bir paylaşım savaşına sahne oldu. Bugün bölgede tanık olduğumuz tablo, ne "demokrasi" ne de "özgürlük" vaadiyle açıklanabilir; bu tablo, enerji koridorlarını, yer altı kaynaklarını ve jeopolitik hakimiyet alanlarını parsellemek isteyen emperyalist haydutluğun kanlı yüzünün en somut göstergesidir. Sermayenin bitmek bilmeyen kar hırsı; yıkılmış şehirler, yoksullaşmış yığınlar ve nesiller boyu sürecek travmalar üretmektedir.
Vekalet Savaşları ve Bölgesel Yıkım
En yakın örneklerden biri olarak “Arap Baharı” diye başlayan sonradan pek çoğu “Büyük Orta Doğu Projesi”ne eklemlenen kalkışmalar, ne Kuzey Afrika’ya ne de Orta Doğu’ki herhangi bir ülkeye esenlik getirdir. Afganistan’dan Irak’a, Libya’dan Mısır’a kadar uzanan coğrafyada ne yana dönsek hep aynı yıkım ve tazgahla karşılaşıyoruz. Bunun son örneği olan Suriye, emperyalist paylaşım kavgasının en trajik sahnelerinden biri haline getirildi. 2011’den bu yana süregelen vekalet savaşları, bölge halklarını birbirine kırdırırken, ülkenin altyapısını ve toplumsal dokusunu tarumar etti. Emperyalizm; silah transferleri ve taşeron çeteler aracılığıyla Suriye halkına "demokrasi" değil, gericiliğin en karanlık tonlarını, yersiz yurtsuzluğu ve kitlesel ölümü dayattı.
Irak’ta "kitle imha silahları" yalanıyla başlayan işgal, merkezi devlet yapısını parçalayarak halkı mezhep temelinde kutuplaştırdı ve emperyalist "böl-yönet" taktiğinin laboratuvarı haline getirdi. Libya’da “insani müdahale” ambalajıyla sunulan operasyon, ülkeyi aşiretlerin ve silahlı grupların yağma alanına dönüştürürken; Afganistan’da yirmi yıllık işgalin ardından iktidarın bizzat emperyalistler eliyle en karanlık Ortaçağ artığı güçlere teslim edilmesi, “medeniyet getirme” iddiasının ne kadar büyük bir yalan olduğunu tescilledi.
İran: Darbelerden Molla Karanlığına
İran’ın tarihsel süreci, emperyalist müdahalenin bir halkın kaderini nasıl kararttığının ders kitabı niteliğindedir. 1953’te petrolü millileştirmek isteyen yurtsever Muhammed Musaddık hükümetine karşı CIA ve MI6 tarafından düzenlenen darbe, İran’ın demokratik gelişimini baltalamış ve Şah diktatörlüğünün yolunu açmıştır. Bu dış müdahale, toplumsal muhalefeti ezerek 1979’da bugünkü gerici ve sermaye dostu “molla rejiminin” iktidara gelmesine zemin hazırlamıştır. Dün kendi çıkarları için laik ve demokratik yapıları deviren emperyalistler, bugün “rejim değişikliği” söylemiyle yeni bir müdahale zemini arayarak ikiyüzlülüklerini bir kez daha kanıtlamaktadır.
Emperyalist-Siyonist ittifakın saldırganlığı, bugün en çıplak ve vahşi haliyle çocukları hedef almaktadır. 28 Şubat 2026’da İsrail ve ABD’nin İran’ın Minab kentindeki Şecere-i Tayyibe Kız İlkokulu’nu doğrudan vurması, sadece bir “askeri hata” değil, halkın direncini kırmaya yönelik planlı bir katliamdır.
Geçtiğimiz Haziran ayında İran rejiminin kilit isimlerini nokta atışıyla vurmakla övünen İsrail’in bu katliamı “yanlışlıkla” gerçekleştirmediği açıktır!
Ders saatinde gerçekleşen bu saldırıda yaşamını yitiren 165 küçük kız çocuğu, emperyalizmin bölge halklarına biçtiği değerin sıfır olduğunun en acı kanıtıdır. Bu bir savaş suçudur ve sorumlusu sadece tetiği çekenler değil, bu saldırganlığa lojistik ve siyasi destek sunan tüm kapitalist odaklar ve onların “kravatlı” taşeronlarıdır.Yakın zaman önce Suriye’de Alevi soykırımında tanık olduğumuz alçaklık, Filistin’i yerle bir eden barbarlık hep aynı yüzle, aynı zalimlik ve kural tanımazlıkla karşımıza çıkmaktadır. Özneler görünüşte değişse de esas failler hep aynı!
Çözüm: Barış Diplomasisi Değil, Halkların Birleşik Cephesi!
Türkiye, bu emperyalist kuşatma altında sermayenin maceracı dış politika oyunlarına alet olmamalıdır. Ancak çözüm, sadece soyut bir “barış diplomasisinde” değil; bölge halklarının emperyalizme, siyonizme ve yerli işbirlikçi gericiliğe karşı ortak direnişindedir.
İçeride muhalefete yönelik baskılar, yargının bir sopa gibi kullanılması ve anti-demokratik uygulamalar, egemen sınıfların kendi beka sancısının sonucudur. Dışarıda komşu halklarla barış, ancak emperyalist planlardan tamamen kopmakla ve bölge halklarının kardeşliğini esas alan devrimci bir hatla mümkündür.
Ortadoğu’nun yakın tarihi kanıtlamıştır ki; emperyalizmle pazarlık masasına oturan halklar değil, birleşen ve kendi öz gücüne güvenen halklar kazanacaktır. Savaşın bedelini işçiler, emekçiler ve çocuklar öderken; bizler barışın, adaletin ve tam bağımsız bir Ortadoğu’nun sesini yükseltmek zorundayız.
Artık halklar birer birer boğazlanan kardeşlerinin makus talihine seyirci kalmaktan vazgeçmek zorundadır. Aksi halde Filistin'in, Suriye'nin, Lübnan'ın ya da İran halkının başına gelenlerin benzeriyle herkes yüzleşmek zorunda kalacaktır.
Artık cüretle ve sözümüzü sakınmadan haykırmak zorundayız:
Ya barbarlık ya sosyalizm, kurtuluş sadece ve sadece kendi
kollarımızdadır!





