Zamanın Sustuğu Sokaklar ve Faniliğin Anıtları
Triberg’in sokaklarında yürürken kendimi bir masalsı dekorun içinde hissettim. Tertemiz caddeler, renkli cepheli evler... Kuşkusuz bu güzelliğin ardında yoğun bir yaşanmışlık var.
Şehrin ortasından büyük bir heybetle akan ırmak -ki aslında meşhur Triberg şelalesinin devamı- kentin nabzı gibi atıyor.
Binalara bakarken şunu düşündüm: Bu yapılar İkinci Dünya Savaşı’nı görmüş, asırlara meydan okumuş. Onlar zamana karşı dimdik dururken, bizler sadece gelip geçici birer misafiriz. Kim bilir nice insan bu kaldırım taşlarına bastı, bu pencerelerden baktı ve sonra sessizce o meçhul sefere çıktı... Bu binalar, bizim faniliğimizin taşlaşmış birer anıtı gibi...
Grimm Kardeşlerin İlham Kaynağı: Kara Orman
Şehri çevreleyen ormanlar gerçekten isminin hakkını veriyor: Kara ve hatta kapkara. Öyle yoğun, öyle ucu bucağı görünmez bir yeşillik ki, içeri adım attığınızda neden Grimm Kardeşler’in o karanlık masallarını burada yazdığını hemen anlıyorsunuz. Ağaçların arasından her an bir cadı ya da kurt çıkacakmış gibi bir atmosfer... Adımlarınızın altında ezilen yaprakların sesi, yüzyıllık efsanelerin fısıltısına karışıyor.
Ritüellerin ve Maskelerin Şehri
Triberg sadece doğasıyla değil, köklü gelenekleriyle de büyüleyici bir şehirmiş.
Kentin her yerinde, özellikle de müzesinde rastladığımız o meşhur masklar ve ritüelistik kıyafetler...
Hayvan figürleri, cadı suratları ve masalsı yaratıklar... Bu kostümler, bölgenin kadim "Fastnacht" (Karnaval) geleneğinin bir parçası.
İnsanın doğayla ve bilinmezle olan bağını simgeleyen bu figürler, tabelalardan anıtlara kadar her yerde karşımıza çıktı.
Hemingway’in İzinde: Şelaleye Doğru
Gelelim şehrin ünlü doğal yapısına... Triberg Şelalesi... Şelalenin coşkun sesi, henüz görüntüsü belirmeden bizi karşıladı. Suyun o devasa gücüne doğru ilerlerken karşımıza çıkan bir anıt ise kalbimi başka türlü çarptırdı: Ernest Hemingway...
Ormanlık alanda ilerleyen patika yolun, kenarında Hemingway’in adını görünce yine telefona sarıldım. Meğer Hemingway1922 yılının yazında Triberg’e gelmiş ve Gutach nehrinde alabalık avlamış. Gerçekten heyecan vericiydi. Bir zamanlar çok sevdiğim bir yazar da buralara gelmiş suyuna toprağına dokunmuş belki de eserlerinde bunların izleri de vardır.
(Not: Sonradan araştırdığım kadarıyla Hemingway, bu bölgeye yapıtlarında yer vermiş. 1922'de Toronto Star için yazdığı yazılarda Kara Ormanlar'daki balıkçılık maceralarını anlatır. Hatta meşhur "On the Quai at Smyrna- İzmir Rıhtımında" öyküsünü yazdığı dönemlerde buralardan geçtiği biliniyormuş...)
O patika yolu yürürken ellerimi ağaçların oyuklarına sürdüm; acaba o da buralara da eli değmiş miydi?
Şelaleye bakarken zihninden hangi cümleler geçiyordu?
Onun gibi derin bir yazarın geçtiği yollarda yürümek, geziyi benim için çok daha anlamlı ve edebi bir yolculuğa dönüştürdü.
Guguklu Saatlerin Mirası
Triberg denince akla gelen bir diğer şey ise kuşkusuz Guguklu Saatler.
100 yılı aşkın geçmişi olan fabrikalar hala ilk günkü tutkuyla çalışıyor.
Müzedeki örnekler ve "1000 Saat Evi" (Haus der 1000 Uhren) gibi yerler, bu zanaatın nasıl bir sanata dönüştüğünü kanıtlıyor.
Her bir saatin içindeki mekanizma, ormanın o tıkır tıkır işleyen düzenini simgeliyor sanki.
Tepedeki Huzur: "Köknar Ağacındaki Meryem"
Şehre hakim bir tepede yükselen Kilisenin adı, Maria in der Tanne, yani köknar ağacındaki Meryem...
Ormanın gücü kutsal yapılara bile sirayet etmiş! Belki de gezinin en sakin duraklarından biriydi burası, kilesinin hemen aşağısında bulunan küçük göl ve gölün karşısında yöresel bira yapan yerler de bu tabloyu tamamlıyordu.
Kiliseye dönersek, Barok mimarisi ve içindeki o mistik hava, dışarıdaki orman sessizliğiyle birleşiyor gibiydi.
Kilisenin bahçesinden şehre bakarken, insanın ruhu dinginleşiyor.
Yazıtlara göre burası bir şifa merkezi olarak da biliniyor; ormanın kalbinde bir sığınak gibi...
Kilise dışındaki anıtlarda ve küçük bir ark'ın başında yazılı hurafeleri saymazsak tabi...
Ve Tatlı Bir Son...
Tabii ki buralara kadar gelip de meşhur Kara Orman Pastası (Schwarzwälder Kirschtorte) yemeden dönmek olmazdı! Onca yürüyüş ve yorgunluğun ardından, yine otantik bir kafeye uğradık. Burası da çok keyifli ve hoş havasıyla sımsıcaktı... Kara orman pastasının o yoğun kakao, vişne likörü ve taze kremasının uyumu, bu seyahatin en lezzetli anısı olarak damağımda kaldı.
Triberg, masalı, tarihi, edebiyatı ve doğayı tek bir karede birleştiren, insanın iç dünyasına dokunan bir yer gerçekten ve burayı tekrar ziyaret edeceğim mutlaka...
















