ANTAKYA’NIN YİTEN HAFIZASI VE “SEN DE GİTME TRİYANDAFİLİS" OYUNU ÜZERİNE (*)

Ankara Devlet Tiyatrosu’nun bu yıl faaliyete geçirdiği “romandan sahneye uyarlama” çalışmaları kapsamında, Ayla Kutlu’nun “Sen de Gitme Triyandafilis” adlı öyküsü, Emre Basalak’ın başarılı rejisiyle sahneye taşındı.

Devlet Tiyatroları’nın sayfasında oyun şöyle tarif edilmektedir: “1930’lardan, aynı yüzyılın son çeyreğine kadar uzanan, bir Rum ailenin çocuk ruha sahip kızı Triyandafilis’in öyküsü… Bizim… Hatay’ın ve gidemeyenlerin masalı…”

Hem anlattığı hikaye hem de dönem itibariyle izleyicisini hızla saran bir oyun bu… Hatta uzun zaman sonra ilk kez bir oyunun atmosferi beni bu kadar sarstı diyebilirim. Öyle ki izleyicilerin tepkileri ve mimikleri de bu etkinin ne denli yaygın olduğunu gösterdi. Elbette bunda 6 Şubat’ta yaşadığımız yıkımın etkisi çok büyük olsa gerek. 6 Şubat depreminde en büyük yıkımı yaşayan Hatay’ın, deyim yerindeyse mekansal hafızasını yitiren memleketim Antakya’nın biricik sığınağı artık yazılı metinler olacak!

İşte bu düşüncelerle oyun esnasında Antakya, Harbiye, Defne… sözcükleri tekrar ettikçe, Triyandafilis’in yaşadığı kayıpları insan daha bir iliklerine kadar hissediyor! Yıkılan bir kentin hafızası, yok olan tarih ve sahnede yeniden kurulan çokkültürlü yaşam… Tüm bunlar, geri dönüşü olmayan bir kaybın ağırlığıyla seyir deneyimini kişisel bir yas alanına dönüştürüyor.

Açık Biçim ve Epik Kurgu

Sahnelemede açık biçim tiyatronun olanaklarından büyük ölçüde faydalanılmış. Oyunun girişindeki anlatıcı, bazı oyuncuların kimi sahnelerde seyirci alanında oynaması, müziğin etkileşimli varlığı… tüm bunlar klasik dramatik illüzyonu kıran ve izleme eylemini bir tanıklık pratiğine dönüştüren unsurlar olarak öne çıkıyor.

Bu anlatım tercihi, seyirciyi duygusal olarak yakalayan oyunun, Brechtyen anlamda bir mesafe yaratarak sahnede olan biteni düşünmesine katkı sağlıyor. Bu anlamda “dördüncü duvarın” kırılması oyunun bellekle kurduğu ilişkinin de temelini oluşturuyor. Bu yaklaşım savaş atmosferindeki Antakya’da yaşanan sarsıcı dönüşümü daha etkili yansıttığı gibi, yaşanan trajedi üzerine düşünülmesini ve bunun tarihsel ve toplumsal bir gerçeklik olarak ele alınmasını sağlıyor.

Oyunculuklar ve Diyalektik Karakter Yapısı

Oyunculuk performansları, oyunun duygusal ve düşünsel yükünü taşıyan en belirgin ve başarılı katmanlarının başında geliyor. Triyandafilis rolündeki Zümre Meğreli, kırılganlık ve saflık arasında gidip gelen incelikli bir hat kuruyor. Özellikle Triyandafilis’in oyunun farklı kırılma anlarında tekrar ettiği “gitme” sözcüğü ise, bir leitmotif olarak işleyerek güçlü bir duygusal titreşim yaratıyor. Ki oyun boyunca bu titreşimin giderek yükselip oyunun sonunda artık her telaffuz edildiğinde oyunun yükünü sırtlayan bir motif haline geliyor. Oyuncunun bir başarısı da bu ağırlığı adım adım inşa edebilmesinde ortaya çıkıyor. Böylece bu söz, şehrin ve bireyin bilhassa savaşla kaybolan masumiyetin sahnedeki işitsel izine dönüşüyor.

Sultan karakterine hayat veren Ebru Gülerarslan Serin ise daha sabit, daha yoğun bir kimlikle sahnede konumlanıyor. Bu karakter, adeta kentin vicdanını ve direncini temsil ediyor. Böylece iki karakter arasında kurulan karşıtlık, oyunun dramatik yapısını diyalektik bir gerilim üzerine oturtuyor. Triyandafilis’in hareketli, akışkan dramaturjik hattı ile Sultan’ın görece statik varlığı arasındaki karşıtlık hem estetik hem de anlam kurucu bir işlev yükleniyor. Triyandafilis’in tekrarları ve bedensel hareketliliği, kaybı dolaşıma sokarken; Sultan’ın görece sabitliği, kadim Antakya’nın vakarını taşıyan, kaybı yoğunlaştıran ve kristalize eden bir direnç noktası oluşturuyor.

Müzik, Ritim ve Sahne Estetiği

Oyunun müzik ve ses kullanımına da özel bir vurgu yapmak gerekiyor. Öyle ki oyunun müziği anlatı yapısının temel bir unsuru olarak, adeta bir “oyun kişisi” ve “hafıza katmanı” olarak kurgulanmış.

Oyunun müzikal dili, Yunanca sözlerle örülü şarkılar ile bunlara benzeşen ya da denklik kuran Türkçe ezgilerin iç içe geçmesi, kentin çokkültürlü geçmiş hafızasını yansıtması bakımından oldukça isabetli olmuş. Bu iç içe geçmişlik, sınırların kültürel ve duygusal düzlemdeki anlamsızlığına güçlü bir gönderme yaparak ezgilerin ve hislerin “pasaportu olmadığını” yalın biçimde anlatmayı başarmış..

Müzik konusunda başka önemli nokta da müzisyenlerin sahnede pasif birer eşlikçi değil, hikayenin aktif birer öznesi gibi konumlanmasıdır. Yönetmenin müzisyenleri sahnenin merkezine yerleştirmesi, müziğe verilen özel ağırlığın ve rejinin müzik merkezli yapısının bir göstergesi olsa gerek. Kaldı ki müzisyenlerin salt enstrüman çalmanın ötesine geçerek jest, mimik ve hareketleriyle oyuna dahil olmaları, onları antik tiyatrodaki “koro” işlevine de yaklaştırmış görünüyor. Kısaca müzik ve sözle kutsal bir an ve alan yaratmış gibidir.  Bizi içine alan bu özel katmanda hikaye bitse de o sesin yankısı, kentin ruhunu bir muhafız gibi korumaya devam edecek gibi duruyor.

Dekor ve kostüm tasarımındaki bilinçli sadelik ise dikkatleri görsel gösterişten uzaklaştırarak oyunculuk ve metin üzerine yoğunlaştırıyor. Minimalist estetik, Antakya’nın bu önemli eşiklerini sahnede daha da görünür kılıyor.

Mekan ve Seyir Deneyimi

Oyunu şu sıra CSO Ada Ankara Ziraat Salonu’nda seyirciyle buluşuyor. Büyük bir salon olmasına rağmen oyuna ilginin yoğun olması nedeniyle yer bulmak hayli zor.

Bu tür açık biçim ve epizodik yapı kuran oyunlarda, seyir pozisyonu, izleme deneyimini doğrudan etkiliyor. Sahne trafiğinin ve oyuncular arası ilişkilerin bütünlüğünü kavrayabilmek için merkezi bir açıdan izlemek, bu yapının estetik ve dramaturjik bütünlüğünü daha net ortaya koymaktadır. Seyirci alanındaki dezavantajlı konumlara rağmen oyunun kimi sahnelerinde oyuncuların açık biçim anlatımın olanaklarıyla seyirci içinde konumlanması gibi yöntemler duygu ve anlatımın sahnenin bütününe yayılması sağlanmış. Bazı konumlarda izleyiciler, kimi sahne detaylarını kaçırsa da sahne kullanımındaki çok katmanlı yapı, rejinin mekanın tamamını kuşatacak şekilde kurgulanması gözden kaçan ayrıntıları minimize ediyor.  

Sahnedeki Hafıza

Ayla Kutlu’nun “Sen de Gitme Triyandafilis” adlı öyküsünün bu uyarlaması, toplumsal belleğin sahnede yeniden üretildiği güçlü bir çalışma olmuş. Savaşı, yıkımı ve kaybı görünür kılan ve bunları bir gerçeklik olarak sahneye yansıtan başarılı bir temsil olarak gerçekten övgüyü fazlasıyla hak ediyor.

Birçok izleyici için bu izleme deneyimi, izlenip tamamlanan bir oyunun çok ötesinde sahneden taşarak devam eden bir düşünme ve hissetme sürecine dönüşebilir. Ayla Kutlu gibi yazarlarımızın eserleri ve onların başarılı uyarlamaları, bugün içine düştüğümüz etik ve toplumsal çoraklıkta, bizlere kim olduğumuzu ve neyi kaybettiğimizi fısıldayan kadim pusulalar olmaya devam ediyor.


(*) Bu yazı 2 Nisan 2026 tarihinde "Tiyatro Tiyatro Dergisi"nde yayınlanmıştır.

LİNK: https://tiyatrodergisi.com.tr/ali-ozturk-yazdi-antakyanin-yiten-hafizasi-ve-sen-de-gitme-triyandafilis-oyunu-uzerine/