HİPERGERÇEK SAHNE: SİMÜLASYON REJİMİ ALTINDA SANATÇI KİMLİĞİ (*)

Dana Kachan
Günümüzde sanatçı, üretim sürecinden başlayarak kendi imgesine kadar her aşamada yabancılaşmış bir sanatsal kimlik girdabına sürüklenmektedir. Yaşanan bu kriz, estetik bir değişimin ötesinde kökleri ekonomi-politiğe dayanan ontolojik bir kırılma olarak değerlendirilebilir. 

Bugün nesneleri tanımlayan kimlik, algoritmik dolaşımın bir “verisi” haline gelmiştir. Jean Baudrillard’ın ifadesiyle, bugün yaşadığımız kırılma bir temsil krizinden fazlasıdır: “Bir köken ya da bir gerçeklikten yoksun gerçeğin modeller aracılığıyla türetilmesi”, yani hipergerçekliktir.[1]

Bu noktada sorun, temsilin ortadan kalkması değil, temsilin yerini dolaşımın almasıdır! Sanat eseri artık temelde bir anlam üretim alanı değil, dolaşım kapasitesi ölçüsünde değer kazanan bir nesnedir. Dolaşım kapasitesi ise, eserin anlam üretim gücünden çok, platform altyapılarının belirlediği hız, erişim ve algoritmik önceliklendirme ölçütlerine göre değer kazanmasını ifade eden yeni bir iktidar mekanizmasıdır. Ve dikkat edilirse burada sanatın öznesinin hiçbir fonksiyonu ya da iradesi yoktur!


Estetik Değerin Ekonomi-Politiği ve “Mülksüzleşme”

Dijitalleşme ile toplumsal ve sanatsal alanda olağanüstü bir dönüşüm yaşanmaktadır. Özellikle yapay zekanın günden güne artan etkinliği göz önüne alınınca bu durum, sanatı yalnızca teknik bir dönüşüme zorlamamakta; onu kapitalizmin farklı bir metalaşma evresi olan “verileşme” sürecine hapsetmektedir.  Marks’ın meta çözümlemesindeki temel ayrım, bugün özellikle dijital sanat alanında radikal bir dönüşüme uğramıştır. Sanatın kullanım değeri estetik deneyimin kendisiyken, bugün giderek değişim değerinin “görünürlük” (etkileşim, beğeni, takipçi sayısı) haline geldiği bir düzlemdeyiz.

Sanat bir kez daha onu yaratanın iradesinden bağımsız olarak saf bir değişim değerine indirgenmektedir. Bu süreç, sanatçının özne olmaktan çıkıp dolaşımın salt bir verisi haline gelmesiyle doruğa ulaşmaktadır.

Sanatçı, platformların dikte ettiği “görünürlük koşullarına” bağımlı yeni bir mülksüzleşme süreci yaşamaktadır. Bu mülksüzleşme yalnızca ekonomik değildir; sanatçının üretim araçlarından koparılması, onun görünürlük üzerindeki denetimini de ortadan kaldırdığı için mesele artık eserin ya da emeğin değil, anlamın sahipliği haline gelmektedir. Dijital ortamda değişim değeri, kullanım değerini sömürerek sanatı özerk bir yapıdan çıkarıp “içerik” kategorisine indirgemektedir.


Yaratıcılık ve “Karşılaşma”nın Yitimi

Sanat, özünde edilgen bir “oluş” eylemi değil, sanatçının varoluşuyla dünya arasındaki sarsıcı çarpışmanın, yani bir ontolojik temasın ürünüdür. Rollo May, yaratıcılığın temelinde bir “karşılaşma” (encounter) olması gerektiğini vurgular; sanatçı dünyayla yoğun bir ilişki kurarak bu karşılaşmadan yeni bir biçim doğurur. Ancak hipergerçek sahnede bu süreç bir “arayüz” tarafından soğurulur. Baudrillard’ın saptadığı üzere sahne ile salon-seyirci arasındaki mesafenin silinmesi, seyircinin eleştirel bir “dışarıda” kalma imkanını yok ederken sanatçının üretim motivasyonunu da sarsar.[2] May’in işaret ettiği “yaratma cesareti”[3], yerini algoritmanın güvenli limanlarında gezen “beğeni odaklı” bir üretime bırakır. Gerçek bir karşılaşma yerine simüle edilmiş etkileşimlerin (like, RT) geçmesi, sanatçıyı imajlar ormanında kaybolan bir figüre dönüştürerek öz-yabancılaşmayı derinleştirir.


Fragman Estetiği ve Bedensel Yoğunluğun Kaybı

Dijital rejim, sanatın binlerce yıllık bütünlüklü anlatı geleneğine karşı bir “estetik taarruz” düzenleyerek, dramatik yapıyı parçalayan bir fragman estetiği dayatmaktadır. Kuşkusuz, bütünlüğün bu şekilde parçalanması yeni değil. Postmodernizm de büyük anlatıları yıkarak parçalı bir estetiği merkeze almıştır. Ancak dijital rejimin postmodernizmden farkı, bu parçalanmanın “anlam boyutlu bir tercih” değil, “teknik bir zorunluluk” ve sistemsel bir dayatma olmasıdır.


Postmodernizmde fragman, sanatçının özgür seçimi ve bir üslup tercihi iken; dijital rejimde fragman, algoritmanın veri işleme hızına ve kullanıcının dopamin eşiğine göre belirlenmiş bir “optimizasyon” biçimidir ve kendini sürekli yeniden üretmektedir.


Bu yeni evrede, bir tiradın dramatik bağlamı sadece üslup kaygısıyla değil, “izlenme süresi”, “tıklanma sayısı” gibi istatistiklere kurban edilerek algoritmaya uygun kısa bir videoya indirgenebilmektedir. İşte bu noktada sanatın ruhu, postmodern bir oyundan ziyade soğuk bir veriye feda edilmiş olmaktadır.


Artaud’nun bedensel yoğunluk arayışı, arayüzün steril sınırlılığına hapsolurken; Stanislavski’nin içsel hakikat vurgusu, yerini sadece ekranın talep ettiği anlık ve yüzeysel bir dijital görüntü üretimine bırakır. Dahası, Brecht’in izleyiciyi uyanık tutmayı amaçlayan o keskin eleştirel mesafesi (yabancılaştırma efekti), postmodernizmin “her şey mübah” ironisinden bile daha yıkıcı olan dijital linç kültürünün hızı tarafından imha edilir. Sanatın dönüştürücü gücü, artık anlık hazzın ve sonsuz kaydırma (scroll) hızının ve sayısız mekanik etkinliğin karşısında yenik düşer.


Brecht’in yabancılaştırma efekti, seyircinin akışı keserek sahneye dışarıdan bakmasını sağlamayı hedeflerken; scroll kültürü, akışı kesintisizleştirerek özneyi düşünsel mesafeden mahrum bırakır. Brecht durmayı öğretirken, algoritma düşünmeye fırsat vermeyen bir akış dayatarak hızlanmayı zorunlu kılar.


İdeolojik Bir Üstyapı Olarak Algoritmalar

Dijital-algoritmik düzen yalnızca teknik bir altyapıdan ibaret değildir. Bu yeni düzen (ya da kaos) ulusal sınırları aşan devasa bir ideolojik üstyapıdır. Bu düzende “oyun” (Homo Ludens), Huizinga’nın özgürlük alanı olarak tanımaladoğı “oyun” burada, rekabetçi bir “metrik performans” yarışına dönüşmüştür.[4] Sanatçı artık yalnızca eser üretmez; o artık kendini sürekli “performe eden” bir içerik üreticisidir aynı zamanda. Kimliğin parçalanmasına yol açan bu süreçte sanatçının hangi kimliğinin öne çıktığı belirsizleşir. Üreten özne ile performe edilen persona arasındaki mesafe kapanır.

Persona, Jung’un kavramsallaştırdığı biçimiyle bireyin toplumsal maskesini ifade ederken; dijital çağda bu maske, özneyi koruyan bir arayüz olmaktan çıkarak, öznenin yerine geçen ve dolaşıma sokulan performatif bir kimlik formuna dönüşmektedir. Bu yeni ideolojik çerçeve, sanatçının yaratımının piyasa göstergelerine göre hizalamasını zorunlu kılarak estetik özerkliği de tartışmalı hale getirir.

Algoritma estetik özerkliği doğrudan ortadan kaldırmasa da görünürlük koşullarını belirleyerek estetik yönelimi dolaylı biçimde hizalar. Böylece ideoloji, doğrudan sansür yerine optimizasyon aracılığıyla işler.

 

Estetik Direniş ve Yeniden İnşa Mümkün Mü?

Öncelikle, gerek sanatın yaratıcısı gerekse alıcısı olarak, geri döndürülemez, olağanüstü hızlı değişen ve kuşatıcı yeni bir ontolojik sistemle karşı karşıya olduğumuzun farkına vararak hareket etmek zorundayız. Bağnazlığa sığınarak dijital devrimi görmezden gelmek ya da 19. yüzyılın makine kırıcıları (Luddistler) gibi kaçınılmaz olana nafile bir savaş ilan etmek, bizi estetik bir körlüğe sürüklenmekten başka bir işe yaramayacaktır. İçinde var olmaya çalıştığımız yeni formu ve onun sunduğu olağanüstü olanakları reddetmek mümkün olmadığı gibi, onu anlamadan yapılacak her türlü eleştiri de havada kalmaya mahkumdur.

Ancak bu kabulleniş, sistemin dayattığı kurallara bir teslimiyet olarak görülmemeli. Hipergerçek sahne tarafsız değildir; aksine, sınıfsal ve ideolojik olarak yapılandırılmış, her saniyesi rasyonalize edilmiş bir görünürlük ekonomisidir. Yaratıcı süreç, kaosun içinde doğan varoluşsal bir ihtiyaçtır. İnsan, kaotik, bilinmeyen ve tehditkar gerçekliği kavrayabilmek için ona yapı kazandırır. Sanatsal biçim, bu nedenle salt estetik bir tercih değil, aynı zamanda ontolojik bir zorunluluktur. Bugünün kaosu ise, bir zamanlar dünyayı anlamlandırmanın en saf yolu olan sanatın, ruhsuz bir veriye indirgenmesi ve sanatçının yaşadığı derin varoluşsal sancıdır.

Bu noktada estetik direniş, teknolojiyi toptan reddetmek olamaz! Aksine direniş, estetik değeri, algoritmanın nicel ölçütlerinden (sayısal verilerden, metrik performanstan ve beğeni bağımlılığından) bağımsızlaştırma çabasıdır. Sanatın dijital evrende yeniden sahici bir “karşılaşma” üretip üretemeyeceği, simülasyon rejiminin sunduğu hazır konfor alanlarına karşı verilecek politik ve estetik mücadelenin sonucuna bağlıdır. Sanatçının görevi artık sadece eser üretmek değil, karşısındaki devasa dijital simülasyonun içinde hakikatin sızabileceği yeni çatlaklar ve imkanlar yaratmaktır.



[1] Baudrillard, J., Simülakrlar ve Simülasyon, (Çev. O. Adanır), Doğu Batı Yay., s. 14

[2] Baudrillard, J., Tam Ekran, Ayrıntı Yayınları.

[3] May, R., Yaratma Cesareti, Metis Yayınları.

[4] Huizinga, J., Homo Ludens, Ayrıntı Yayınları, 2000


Bu yazı Krom Sahne Sanatları Dergisi'nin 10. sayısında yayınlanmıştır.  Yayın Linki