İKİ KİŞİLİK YALNIZLIK (*)

Eugène Ionesco, 20. yüzyılın ikinci yarısında tiyatro sanatına dil bakımından yeni bir soluk getirir. Özellikle alışılmış biçimleri sarsan ve dünya savaşları sonrasında insanın içine düştüğü anlamsızlığı sahneye taşıyan yazarın “İki Kişilik Hırgür” adlı oyunu hala Devlet Tiyatroları’nda seyirciyle buluşmaya devam ediyor. Yazarın sanat anlayışını ve sahneye bakışını başarıyla yansıtan ve ülkemizde de pek çok kez sahnelenen bu oyun yazarın sanatla kurmak istediği dili başarıyla yansıtan bir oyun.

Özgür Avcu’nun rejisiyle Devlet Tiyatroları Oda Tiyatrosu sahnesinde 14 Mayıs 2026 akşamı izlediğimiz temsil, oyunun metnine sadık kalan, gösterişten uzak sadeliğiyle başarılı bir yorumdu. Salona girdiğimiz andan itibaren oyun sonuna kadar göreceğimiz dekor ilk andan karşımızdaydı. Ve yine oyun başlamadan oyunun da bir parçası olan ve dışarıdan gelen patlamalar, silah sesleri ve çığlıklar, izleyiciyi daha koltuğuna yerleşmeden oyunun atmosferine çeken iyi düşünülmüş sahneleme tercihleri olarak not edilmeli. Bu sesler, dış dünyada tüm şiddetiyle devam eden savaşın ve az sonra tanık olacağımız iki kişilik küçük savaşın ön hazırlığı gibiydi.

Kapana Kısılmış İnsanlık

Oyun başlamadan önce karşımızda Ionesco'nun sahne yönergelerine sadık, gösterişsiz bir yatak odası buluyoruz. Solda ayna, önünde tuvalet masası, tabure ve sandalye, bunların gerisinde duran bir askı ve askıda fazlasıyla dikkat çekici bir kadın şapkası; sağda bir yatak, ortada ise odanın loş havasını dağıtmaya çalışan tek bir lamba… Bu sıkışık yerleşim, oyunun temel duygusunu, yani iki insanın birbirine ve bu küçücük mekana mahkum oluşunu daha ilk bakışta seyirciye geçirmeyi başarıyor.

Sahnenin arkasında, kırık camlardan içeri sızan zayıf ışık ile sağdaki kapıda görülen, ve muhtemelen bir mermi ya da şarapnelle oluşmuş delik, dışarıdaki yıkımın eve uzanan tekinsiz elleri gibiydi. Sahnenin tam karşısında görülen pencerenin kırık yerlerini örten siyah örtüler ise karakterlerin dışarıdaki gerçekliği görmemeye, görmezden gelmeye dönük inatçı çabasının sessiz simgeleri gibi duruyor. Oyun devam ederken manasızca ve çaresizce kapatılan aynı pencere yine aynı nafile çabanın başka bir örneğini oluşturuyor! Bir kenarda duran peruk ve çiçekli şapka ise geçmişin yapay süslerini, artık işlevini yitirmiş; ama bu gerçekliği reddeden kimliklerin tutarsızlığını yansıtıyor gibidir. Tüm bunlar bir araya geldiğinde dışarıdaki gerçekliği reddeden ve salt kendi gerçekliğini yaşayan kayıp ruhlarla karşı karşıya olduğumuzu anlarız!


İki Yabancı

Uyumsuz tiyatroda mekan, çoğu zaman karakterlerin içsel sıkışmışlığının dışa vurumu olarak kurulur, oda büyüdükçe daralır, eşyalar çoğaldıkça insanı boğar! Avcu'nun sahnelemesinde de yatak odası tam böyle bir işlev görüyor; küçük ve dar bir alan, içinde iki insanın birbirine sürtündükçe yara aldığı bir kovuk ya da kafes hali...

Odanın dışından bağırmalar, ateş sesleri gelmektedir. Altmış saniye kadar konuşmazlar: Adam dolaşır, Kadın süslenir. İkisinin de sırtında sabahlık, ayağında terlik vardır. Adam'ın üstündeki kirlidir biraz, Kadın'ınki daha özenlidir. Adam tıraşsızdır. Genç değildirler.” (Eugène Ionesco, İki Kişilik Hırgür, çev. Ülkü Tamer, DT Teksti)

Oyunun açılışı bu yönergeye sadık biçimde, neredeyse bir tablo gibi kurulmuş. Kadın aynanın önünde durmaksızın süsleniyor. Adam ise elleri arkasında, gözleri tavanda, belirsiz bir şey inceler gibidir. Kadının her parfüm sıkışında adamın hapşırması, ilk bakışta bir komedi numarası gibi görünse de aslında çok daha derin bir şeyi anlatır: İki beden, iki ruh birbirinin en küçük varlığına bile tahammül edemeyecek kadar yıpranmıştır. Yan yana duran; ama birbirine asla dokunamayan, sadece sürtündükçe birbirini kanatan iki yabancıdır onlar…

Kaplumbağa mı, Salyangoz mu?

Dışarıda dünya yıkılırken, içerideki tartışma şaşırtıcı bir konunun etrafında dönmektedir: Kaplumbağa ile salyangoz aynı hayvan mıdır, değil midir? İlk bakışta saçma görünen mesele, oyun ilerledikçe öyle ciddi bir hal alır ki iki oyun kişisi de bombaların sesini, evlerinin başlarına yıkıldığını, hatta kendi geçmişlerini bile unutur! Sevda Şener, Dünden Bugüne Tiyatro Düşüncesinde uyumsuz tiyatronun belirleyici özelliklerinden birinin tam da bu olduğunu vurgular: Dilin iletişim aracı olmaktan çıkıp birbirini duymayan, birbirine değmeyen seslerin yığınına dönüşmesi. Kadın ve Adam'ın diyaloğu da bir konuşma değil, iki monoloğun kazara aynı odada karşılaşması gibidir!

Kaplumbağa-salyangoz tartışması aynı zamanda bir savunma mekanizmasıdır. Dışarıdaki büyük şiddetle, gerçek tehlikeyle yüzleşmek yerine, bu iki insan kendilerine küçük bir tartışma vahası kurmuştur. Anlamsız bir münakaşa, anlamsız bir dünyada tutunabilecekleri tek dal gibi düşünülebilir. Özdemir Nutku'nun Dünya Tiyatro Tarihi’nde belirttiği gibi, Ionesco’nun bu yapıtında oyun dış aksiyonla gelişir. Böylesi bir iklimde konuşma, çoğu zaman düşünmeyi engellemenin, sessizliğin getireceği farkındalıktan kaçmanın bir yoludur. Konuştukça hiçbir şey söylemezler; söyledikçe birbirlerinden uzaklaşırlar.

Aralarındaki ilişkinin geçmişine dair sızan parçalar, trajedinin sınırlarını genişletir. On yedi yıldır birliktedirler. Kadının bir zamanlar evli olduğu ve kocasını terk edip “sevgilim” dediği bu adamla kaçtığı tekrar eden diyaloglarla aktarılır. Ne var ki kaçışın o ilk tutkulu hali çoktan tükenmiştir. Kadın artık “ırz düşmanı” diye sövdüğü bir adamın yanında, kendi seçtiği zindanda yaşamaktadır. “Beni nasıl yaşatacaktın, nasıl yaşatıyorsun! Kocam on kere daha iyiydi senden!” diye haykırırken, adam ise “Doğrunun hayranıyım ben,” diyerek kendi soyut ve işe yaramaz kibrine sığınır. İki karakter de geçmişlerine değil, geçmişlerine dair anlattıkları yalanlara tutunur.

Dışarıda Savaş, İçeride Savaş

Varoluşçu felsefeye göre İnsanın gülünç halini ve evren karşısındaki etkisizliğini fark etmesi, anlamsızlıktan kurtulmasının ilk koşuludur. Ionesco da bu felsefi bağlamda oyunda yarattığı evren üzerinden farkındalık yaratma derdindedir. Bir yandan dışarıda süren büyük savaşın, devletlerin ve kapitalist yıkıcılığın anlamsızlığına işaret eder, öbür yandan bu kıyametin ortasında bile kendi küçük kavgalarına sıkışıp kalan insanların acınası ve trajikomik haline ışık tutar.

Kadın ve Adam’ın diyaloglarından evlerinin tarafsız bölgede olduğunu anlarız; ama tarafsızlık onlara güvenlik sağlamaz, yaşadıkları hal tam bir yanılsamadır! Kaldı ki bombalar ayrım gözetmediği için evin duvarları yıkılır, camlar kırılır, hatta eve mermiler, bombalar, heykeller düşer! Diğer yandan ev sürekli bir baskın tehdidi altındadır! Bu gerilim içinde sürekli bir çıkma, kaçma isteği vardır; ama bu kaosun ortasında güvenli bir yer yoktur ki evden bir türlü çıkamazlar! Buna rağmen Kadın ve Adam, tartışmaktan vazgeçmez. Yıkıma uğrayan duvarları onarmaya çalışırken bile birbirlerine laf yetiştirir, birbirlerini suçlarlar. Bodruma saklanıp tartışmaya devam etmeyi tasarlamaları, Ionesco'nun insanın zavallı kibrine bakışının özeti gibidir. İnsan, dünya başına yıkılırken bile saçlarını taramaktan vazgeçmez!

Oyunun sonlarında sahneye giren Asker (Halil İbrahim Begit), Komşu (İrfan Atav) ve Komşunun Karısı (Petek Ocakçı) bu kapalı dünyaya dış dünyanın gerçekliğinden birer kırıntı getirirler; ama getirdikleri yine aynı saçmalığın başka yüzleridir. Komşuların anlamsız dansları ve deliliğin eşiğindeki askerin beyhude arayışı, barışın da en az savaş kadar anlamsız olduğunu anlatır gibidir.

Zehirli Bir İkilinin Sahne Hali

Özge Mirzalı ve Hasan İrfan Buzcu, zehirli bir ilişkinin ve insanlık tragedyasının sahnedeki karşılığını büyük bir ustalıkla kuruyorlar. Mirzalı'nın Kadın'ı kibirli, takıntılı, kırılgan ve tahammülsüz; Buzcu'nun Adam'ı pasif-agresif, zihnindeki dünyada yaşayan; ama bir o kadar da yıkıcı bir figür olarak başarıyla yansıtılmış. İki oyuncu da uyumsuz tiyatronun en zor yanını, yani konuşmaların görünürdeki anlamsızlığı altında saklı duran gerçek gerilimi, büyük bir tutarlılıkla taşımayı başarıyorlar. Neredeyse bir saat boyunca diyalogların o tekinsiz ritmi hiç düşmüyor; oyuncuların jestleri, bakışları, hatta nefes alışları bile sahnede konuşan bir başka dile dönüşüyor.

İpşiroğlu'nun absürd oyunculuk üstüne söylediği gibi, bu tür oyunlarda oyuncu, kişiyi “derinlemesine” oynamaz; çünkü Ionesco'nun kişilerinin böyle bir derinliği yoktur. Onlar kukla gibidir! Oyuncuların içleri boştur ve bu boşluğu sahnede taşımak, gerçek bir karakteri taşımaktan çok daha zordur. Kaldı ki oyuncuların palyaçolar gibi yüzlerinin boyalı olması da bu yaklaşımı destekler. Mirzalı ile Buzcu'nun en önemli başarısı da bu boşluğu, bu kuklamsı varoluşu seyircinin ilgisini sonuna kadar koruyarak canlı kılabilmelerinde.

Bitmeyecek Bir Hırgürün İçinde

Oyun, insanın küçük dünyasına ve evrensel aptallığın en çarpıcı, en yıkıcı hali olan savaşa dair belirgin bir yargı yaratmayı başarıyor. Yazıldığı dönemin ötesine geçen ve her çağda yeniden okunabilecek bir güce sahip olan İki Kişilik Hırgür, başarılı bir absürd tiyatro klasiğinin sahnelenmesi olduğu kadar, seyirciyi kendisiyle baş başa bırakan değerli bir yüzleşme deneyimi.

Savaşların hiç bitmediği, zaferlerin kanla yazıldığı ve insanlar, dünya yanarken kendi küçük kavgalarına gömülmeye devam ettiği sürece bu oyun güncelliğini hiç yitirmeyecek. Bugün televizyon ekranlarından savaşları izlemeye mahkum edilen bizler de aslında aynı “hırgürün” içinde değil miyiz? Yoksa biz de kendi “kaplumbağa-salyangoz” tartışmalarımıza gömülüp yanı başımızda dünyanın tükenişini duymayanlardan mıyız?

 (*) Bu yazı 30 Mayıs 2026 tarihinde Tiyatro Tiyatro dergisinde yayımlanmıştır. Yayın Linki


Oyun Künyesi

Oyun Adı: İki Kişilik Hırgür (Délire à deux… à tant qu’on veut)

Yazar: Eugène Ionesco

Çeviren: Ülkü Tamer

Yöneten: Özgür Avcu

Dekor Tasarımı: Ruken Bakır

Kostüm Tasarımı: Fulden Korkmaz

Işık Tasarımı: Mehmet Mertal

Müzik: Berkay Yiğit Aslan

Koreografi: Berkan Görgün

Oynayanlar: Özge Mirzalı (Kadın), Hasan İrfan Buzcu (Erkek), Halil İbrahim Begit (Asker), İrfan Atav (Komşu), Petek Ocakçı (Komşunun Karısı)

Sahne / Tarih: Devlet Tiyatroları Oda Tiyatrosu, 14 Mayıs 2026

Süre: 55 dakika / Tek perde

 

Kaynakça

Eugène Ionesco, İki Kişilik Hırgür, Çev. Ülkü Tamer, DT Oyun metni.

Zehra İpşiroğlu, Uyumsuz Tiyatroda Gerçekçilik, İstanbul, Mitos Boyut Yayınları, 1996.

Sevda Şener, Dünden Bugüne Tiyatro Düşüncesi, Ankara, Dost Kitabevi Yayınları, 2006.

Özdemir Nutku, Dünya Tiyatrosu Tarihi 2: 19. Yüzyıldan Günümüze Kadar. İstanbul: Remzi Kitabevi, 1993.