EPSTEİN VAKASI VE KAPİTALİST BARBARLIK

Küresel ölçekte açığa çıkan “elit” suç ağlarının, kapitalist-emperyalist üretim ilişkileri içinde nasıl korunduğunu; cezasızlığın hangi siyasal ve ideolojik mekanizmalarla yeniden üretildiğine dair her gün sayısız örnekle karşılaşıyoruz. 

Günümüz dünyasında savaş, şiddet, yoksulluk, çocuk emeği ve cinsel sömürü olguları artan bir süreklilik göstermektedir. Kuşkusuz bu süreklilik, tekil “ahlaki çöküşler” ile açıklanamaz. Aksine, kapitalist üretim ilişkilerinin derinleşmesiyle birlikte suçun sınıfsal olarak ayrıştığı, cezanın ise siyasal ve ekonomik güce göre dağıtıldığı bir yapı oluşmuştur.

Küresel elit ağların ortalığa saçılan ve görünür hale gelen alçağın alçağı suçları, sorunun merkezinde kişilerden ziyade “ilişkiler” olduğunu göstermiştir. Bu ilişkiler; sermaye, siyaset, hukuk ve ideoloji arasında kurulan koruyucu bir kalkan işlevi görmektedir.

 

ÇÜRÜME VE İKTİDAR

Karl Marx, kapitalist üretim tarzını analiz ederken sermayenin yalnızca ekonomik değil, toplumsal ve ahlaki bir çözülme yarattığını belirtir. Kapital’de sermaye birikiminin, canlı emeği ve insan bedenini metalaştırarak büyüdüğünü vurgular.[1] Bu bağlamda suç, bireysel sapma değil; meta ilişkilerinin genişlemesinin bir sonucudur.

Lenin ise bu çözülmenin siyasal boyutunu ortaya koyar. Ne Yapmalı’da, örgütsüz ve kendiliğinden hareketlerin egemen ideolojinin sınırlarını aşamayacağını savunur.[2] Lenin’e göre egemen sınıf, iktidarını yalnızca zorla değil; hukuk, alışkanlıklar ve fikirler yoluyla sürdürür.

Bu iki yaklaşım birlikte okunduğunda, cezasızlık; hukuki bir arıza ya da geçici bir bozulma değil, sınıf egemenliğinin işlevsel bir aracı ve doğası olarak belirir.

 

ÖRGÜTSÜZLÜĞÜN İDEOLOJİSİ VE PASİFİZMİN İŞLEVİ

Kapitalist düzenin sürekliliği, yalnızca baskı aygıtlarıyla değil; örgütsüzlüğü erdemleştiren söylemlerle de sağlanır. “Siyaset kirlidir”, “örgütler baskıcıdır”, “merkeziyetçilik kaçınılmaz olarak otoriterdir” gibi iddialar, devasa bir güç ve örgütlülük olan devlet aygıtına ses çıkarmadığına göre, bu söylemlerin pratikte karşı gücü, yani muhalefeti felç eden yaklaşımlar olduğu açıktır.

Bu söylem, görünürde özgürlükçü; gerçekte ise sermaye dostudur. Çünkü örgütlü sınıf mücadelesi zayıfladığında, elit ağların suçları istisna ve skandal başlıkları altında soğurulur. Böylece yapısal sorunlar kişisel ahlaka indirgenir.


SİSTEMİN AYNASI OLARAK EPSTEIN VAKASI

Gücü elinde bulunduran kendi hukukunu dayatmasının tipik bir örneğidir Jeffrey Epstein vakası. Ancak bu vaka bireysel bir “ahlaki sapma” olarak ele alındığında, kapitalist üretim ilişkilerinin yarattığı yapısal şiddet görünmez kılınmış olur. Oysa bu vaka, emperyalist kapitalizmin insanı, bedeni ve hatta çocukları bile nasıl meta ilişkilerinin içine çektiğinin çarpıcı bir örneğidir.

Marx, sermayenin bu sınırsız karakterini açıklarken bunu şöyle ifade eder: “Sermaye, yüzde on karla her yerde çalışır; yüzde yirmiyle canlanır; yüzde elliyle gözü kara olur; yüzde yüzle bütün insani yasaları çiğner; yüzde üç yüzle işlemeyeceği suç yoktur.”[3]

Dolayısıyla karşımıza çıkan ve bizi dehşete düşüren bu alçaklık, bireysel ahlaki bir çürüme değil; sermayenin hareket yasasıdır! İnsan bedeni, hatta çocuk bedeni, ayrıcalık, haz ve güç ilişkileri içinde metalaşmanın uç sınırına itilmiştir. Suç, bu noktada sistemin içsel ürünüdür.

Epstein’ın özel adalarla, özel uçuşlarla ve özel anlaşmalarla örülü dünyası; tam da tekelci egemenliğin hukuktan azade alanlarını temsil eder. Hukuk burada evrensel bir norm olmaktan çıkar; sermaye ayrıcalığının teknik aracına dönüşür. Epstein dosyaları bu nedenle, bireysel suçtan öte cezasızlığın sınıfsal doğasının suçüstü yakalanmış halidir. (Belki de karşıtlığından o denli çekinmiyor ki içsel bir hesaplaşma yaşamaktadır)

Bu yapının ideolojik tamamlayıcısı ise örgütsüzlüğün ve pasifliğin yüceltilmesidir. Lenin bu konuda açık bir uyarıda bulunur: “Kendiliğindenlik, işçi sınıfının burjuva ideolojisine boyun eğmesinden başka bir şey değildir.”[4]

Epstein vakasının “şahsi sapkınlık” olarak sunulması, tam da bu ideolojik işlevi yerine getirir: suç kişiselleştirilir, sistemin kendisi dokunulmaz kılınır. Kapitalist devletin bu süreçteki rolünü açıklamak için Nicos Poulantzas’ın tespiti belirleyicidir: “Devlet, egemen sınıfın basit bir aracı değil; sınıflar arasındaki güç ilişkilerinin maddi yoğunlaşmasıdır.”[5]

Bu nedenle bazı suçlar sistematik biçimde kovuşturulamaz, bazıları ise hızla cezalandırılır. Epstein örneğinde görülen cezasızlık, yargının zayıflığı değil; sınıfsal işlevini yerine getirmesidir.

Epstein dosyaları, kapitlist barbarlığın çağdaş yüzlerinden biridir. Emperyalist kapitalizm insanlığa güvenlik, refah ya da adalet değil; sürekli savaş, derinleşen yoksulluk ve elitler için dokunulmazlık sunmaktadır.

Bu nedenle açıkça söylenmeliyiz ki: İnsanlığın kaderi, bir avuç pedofili zanlısı zengin ve onları koruyan sınıfsal ağlar tarafından belirlenemez. Sorun, bireylerin ahlakı değil; onları mümkün kılan üretim ilişkileri ve devlet biçimidir.

Bu koşullar ortadan kaldırılmadıkça, yani sistem dönüştürülmedikçe, ne çocuklar ne de insanlık güvende olacaktır.


TÜRKİYE BAĞLAMI: CEZASIZLIĞIN GÜNLÜK HALİ

Epstein vakasının ortaya koyduğu sınıfsal cezasızlık mantığı, Türkiye’de farklı biçimler altında karşımıza çıkmaktadır. Dolayısıyla aynı yapısal mekanizma (sermaye–devlet–hukuk üçgeni) farklı biçimler altında her yerde işlemektedir.

Türkiye’de çocukların barındığı resmi ve gayriresmi yurtlar, uzun yıllardır denetim zafiyetleriyle gündeme gelmektedir. Aladağ’da kız öğrenci yurdu yangını (2016) sonrası yargılamalarda verilen cezaların alt sınırdan kurulması ve kamu görevlilerine yönelik sınırlı sorumluluk tespiti, cezasızlığın kurumsal boyutunu göstermiştir.

Yine farklı yıllarda kamuoyuna yansıyan yurt ve kurs vakalarında, kurumsal denetim sorumluluğunun çoğu kez bireysel faillerle sınırlı tutulduğu görülmüştür.

Bu örüntü, Marx’ın metalaşma tespitinin Türkiye bağlamındaki karşılığıdır: kamusal hizmetlerin piyasalaştırılması, çocukların güvenliğini “idari bir risk”e indirger. Hukuk, sistemik kusuru değil, tekil fiili görür.

Diğer yandan Türkiye’de kamu kaynaklarının özel şirketlere transferi anlamın gelen özelleştirmeler, kamu-özel işbirliği projeleri ve imtiyazlı ihaleler; sermaye gruplarına dokunulmazlık alanları yaratmıştır. Bu alanlarda işlenen suçlar, çoğu zaman idari para cezalarıyla geçiştirilmiştir.[6]

Bu cezasızlık düzeninin bedelini, en ağır biçimde emekçiler ve çocuklar ödemektedir. Güvencesiz çalışma, çocuk işçiliği ve yoksulluk; sistemin “yan etkileri” değil, doğrudan sonuçlarıdır.


TÜRKİYE’DE CEZASIZLIK VE SERMAYE İLİŞKİLERİ

Türkiye’de yargı süreçleri, özellikle büyük sermaye grupları ve siyasal iktidarla iç içe geçmiş alanlarda seçici bir işleyiş sergilemektedir. İş cinayetleri, çevre suçları, büyük ihalelerdeki usulsüzlük iddiaları çoğu zaman cezasızlıkla sonuçlanırken; muhalif siyasal faaliyetler hızla kriminalize edilmektedir

Muhalifler ya da iktidar şemsiyesi altında olmayan en basit fikirler ya da sosyal medya paylaşımları gözaltı, tutuklama vb. ağır cezalarla bastırılırken; muhalifleri hedef alan linç ve öldürme kastı taşıyan eylemler dahi cezasızlıkla karşılanmaktadır. Bu çelişkinin sadece görünen bir yüzüdür. Yüzyılın yolsuzluk davası diye yandaş kanallarda sabahtan akşama kadar türlü iftira ve mesnetsiz iddialarla servis edilirken iktidarın kanatları altındaki tescilli suçlular yargılanmaktan muaf kılınmaktadır.

Bu tablo, hukukun sınıflar üstü değil; sınıflar arası bir mücadele alanı olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Gücü elinde bulunduran kendi hukukunu (hukuksuzluğunu) dayatmaktadır. 

 

ÖRGÜTLÜ MÜCADELE OLMADAN ADALET YOK

Kapitalist-emperyalist düzen, küresel ölçekte çocukları ikiye ayırır: Bir yanda korunan, ayrıcalıklı azınlık, diğer yanda emeğe ve şiddete maruz bırakılan çoğunluk. Bu ayrım, ulusal sınırları aşan bir sınıfsal gerçektir. Elit suç ağlarının varlığı, bu eşitsizliğin uç biçimlerinden biridir. Ancak asıl yaygın olan; sessiz ve görünmez şiddettir: açlık, eğitimsizlik, sağlık hizmetlerine erişememe.

Kapitalist-emperyalist sistem var oldukça, cezasızlık istisna değil kuraldır. Örgütsüzlük ve pasifizm, bu düzenin ideolojik tamamlayıcısıdır. Marx’ın üretim ilişkilerine dair teşhisi ve Lenin’in örgüt vurgusu birlikte ele alındığında; gerçek adaletin yolu, örgütlü sınıf mücadelesinden geçmektedir. İfşalar, belgeler ve skandallar ancak bu mücadeleyle anlam kazanır. Aksi halde her yeni dosya, çürümüş bir düzenin kısa süreli teşhirinden başka bir şey olmayacaktır.

 



[1] Marx, K. Kapital, Cilt I, “Sermayenin Genel Formülü” bölümü.

[2] Lenin, V. İ. Ne Yapmalı?, Örgüt ve bilinç üzerine bölümler.

[3] Kapital, Cilt I, çev. Mehmet Selik – Nail Satlıgan, Yordam Kitap, 2015, s. 286

[4] Ne Yapmalı?, çev. Muzaffer Erdost, Sol Yayınları, 2004, s. 52

[5] Siyasal İktidar ve Toplumsal Sınıflar, çev. Şule Yaylan, İletişim Yayınları, 2014, s. 154

[6] Harvey, D. A Brief History of Neoliberalism, devlet–sermaye ilişkileri analizi.