Kayıtlar

Şubat, 2026 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

CUMHURİYET’İN İLK YILLARINDA TARİH YAZIMI VE GÜNEŞ DİL TEORİSİ

Resim
Her rejim inşa sürecinde “ eski ” olandan bir kopuşu içinde varlığını geliştirme eğilimindedir. Hele ki eski ile yeni arasındaki gerilim bir varlık ve yokluk üzerinde biçimlenmişse bu çatışmanın şiddeti de o kapsamda artar. Osmanlı İmparatorluğu doğası gereği çok kültürlü ve çok milletli bir yapıya sahipti. 18. yüzyılın sonlarında gerçekleşen Fransız Devrimi ve onun ortaya çıkardığı, çeşitli düşünceler (bağımsızlık özellikle milliyetçilik gibi düşünceler), imparatorluklar açısından büyük bir tehlike arz etmekteydi. Osmanlı yönetici sınıfı bu tehlikeyi geç de olsa fark etmiş, bu düşüncelerin karşısına imparatorluğu bir arada tutacak İslamcılık ve Osmanlıcılık gibi fikirleri ortaya koymuşlardır. Ancak

TÜRK MODERNLEŞMESİ VE OSMANLIDA BATILILAŞMA HAREKETİNİN DİNAMİKLERİ

Resim
Osmanlı Dönemi’nden bu yana uzun bir geçmişe dayanan Batı ile ilişkiler, özellikle Sanayi Devrimi ’nin ardından değişen ticari ve ekonomik dengelerle birlikte farklı bir forma bürünmüştür. Batı karşısındaki üstünlüğün giderek yitirilmesi, güç ilişkileri gereği, bir egemen kültür ilişkisi bağlamında şekillenmiştir. Batı kültürünün özellikle 18. yüzyıldan sonra dünyada giderek egemen kültür haline gelmesi, geri kalmış ülkelerde varlığını daha da hissettirmiştir. Kuşkusuz Osmanlı toplumu da bundan nasibini almıştır. Türk tarihinde belli önemli kültür değişimleri söz konusudur. Bunların sonuncu halkası Osmanlı İmparatorluğu’nun yayılışı, çeşitli dinlerde ve etnik ayrımlarda çeşitli halkları yönetmesi sürecinden sonra gelen, karşılıklı bir kültür alışverişi çerçevesi içinde bir evredir. Bu son evre

EPSTEİN VAKASI VE KAPİTALİST AHLAK(SIZLIK)

Resim
Küresel ölçekte açığa çıkan “elit” suç ağlarının, kapitalist-emperyalist üretim ilişkileri içinde nasıl korunduğunu; cezasızlığın hangi siyasal ve ideolojik mekanizmalarla yeniden üretildiğine dair her gün sayısız örnekle karşılaşıyoruz.  Günümüz dünyasında savaş, şiddet, yoksulluk, çocuk emeği ve cinsel sömürü olguları artan bir süreklilik göstermektedir. Kuşkusuz bu süreklilik, tekil “ahlaki çöküşler” ile açıklanamaz. Aksine, kapitalist üretim ilişkilerinin derinleşmesiyle birlikte suçun sınıfsal olarak ayrıştığı, cezanın ise siyasal ve ekonomik güce göre dağıtıldığı bir yapı oluşmuştur. Küresel elit ağların ortalığa saçılan ve görünür hale gelen alçağın alçağı suçları, sorunun merkezinde kişilerden ziyade “ilişkiler” olduğunu göstermiştir. Bu ilişkiler; sermaye, siyaset, hukuk ve ideoloji arasında kurulan koruyucu bir kalkan işlevi görmektedir.