Bir edebi yapıtı eleştirel süzgeçten geçirirken başvurulacak ilk ölçütlerden biri, metnin kendi içinde kurduğu “anlatı sözleşmesi” olsa gerek. Yazar o metni kaleme alırken okura neyi vaat etmektedir?
Şenay Tanrıvermiş’in ilk romanı “Yürüyüş Bandında Tek Başına Dünya Turu”, edebiyatın farklı alanlarındaki birikimiyle dikkat çeken bir akademisyenin Türk edebiyatına sunduğu cüretkâr ve taze bir nefes olarak raflardaki yerini aldı. 2026 yılının Türkiye’sinde geçen olayları bir aile tablosu anatomisiyle veren roman, ataerkil dili, geç kapitalizmin ürettiği toplumsal yozlaşmayı, muhafazakâr-laik gerilimlerini ve modern bireyin varoluşsal yalnızlığını yüksek sesle dillendiriyor.
Bir
Müessese Olarak Evlilik
Roman, boşanmış bir çiftin (Gülşen ve Tarık), Tarık’ın farklı evliliklerinden olan çocuklarının (Fırat ve Pelinsu), ikinci eş Ayşil’in ve ev hizmetçisi Melahat’in yaşamlarını ustalıkla kesiştirir. Yazar, İstanbul’un beton griliğinden dar apartman mutfaklarındaki cacık eylemlerine, sosyal medya etkileşimlerinden kuşak çatışmalarına kadar, 2020'lerin Türkiye’sinin ahlaki ve entelektüel röntgenini çeker.
Romanın kurmaca evrenindeki en baskın çatışma, “kutsal aile” kurumunun ve kadın-erkek ilişkilerinin çözülüşüne dayanmaktadır. Yazar, evlilik müessesesini bireylerin toplumsal uyum adına dâhil oldukları ironik bir egemenlik alanı olarak görür ve bu yaklaşımı çarpıcı bir cümleyle özetler: “Ülkede ölümlerden ölüm beğenme seçenekleri arasında evlilik en yaygın olanıydı.” (s. 46)
Eril tahakkümün cisimleştiği kurgusal
merkez, iki evlilik yapmış olan Tarık’tır. Tarık’ın kentleşmiş taşralılığını ve
ekonomik/psikolojik şiddet araçlarını yansıtan buyurgan dili, onun toplumsal
tipolojisini de başarıyla ortaya koyar.
İki
Kadın Portresi: “Kadın, Kadının Kurdudur!”
Tarık ile ilk eşi Gülşen arasındaki temel uyumsuzluk, Gülşen’in geleneksel kadın formlarını ve ev içi sahte rolleri reddeden duruşundan kaynaklanır. Gülşen çalışan, üreten, kendi ayakları üzerinde duran modern kadını simgelerken, sistemin dışına çıkma cesaretinin getirdiği o kaçınılmaz yalnızlık altında ezilir.
Taban tabana zıt bir kulvarda yer alan
ikinci eş Ayşil ise toplumsal meşruiyet kazanmak adına evlilik elbisesini
giymiş uysal bir prototiptir. Yazarın, “Aslında
hikayesi yazılacak biri değil, sadece durakta yanından geçilecek herhangi bir
klişeydi” (s. 48) diyerek ironik bir dille tarif ettiği Ayşil, yaşadığı tüm
eril baskı altında trajikomik modernleşme hamleleri denemekten de geri durmaz: “Ayşil tarhanaya süt koyarak çorbaya yorum
katan yenilikçi bir ev hanımıydı.” (s. 47). Her iki kadının iç dünyalarındaki
mutsuzluk ve birbirlerinin hayatlarına duydukları gizli merak, romanın önemli
bir psikolojik katmanı olarak tartışma imkanı sunmaktadır.
Dil,
Üslup ve Anlatım Tercihleri
Romanın en berrak ve tartışmasız sanatsal başarılarından biri, karakterlerin sosyal sınıflarına, kuşaklarına ve kültürel birikimlerine göre inşa edilen zengin dil repertuarıdır. Tarık’ın buyurgan eril dili, Ayşil’in performatif ev kadınlığı söylemi, Melahat’ın alt sınıf Türkçesi ve hepsinden çok dikkat çeken Pelinsu ile arkadaşı Selen’in günümüz Z kuşağı/plaza dünyasının yabancılaşmış dilini yansıtan o Türkçe-İngilizce karışımı ağzı, büyük bir gözlem yeteneğiyle romana aktarılmıştır. Z kuşağına mensup gençlerin diyalogları bıkkınlık verecek kadar gerçekçi çizilmiştir.
Yazar, bu dilsel canlılığı desteklemek
adına bilinç akışı tekniğine başvurmuştur. Edebiyatımızda işçiliği zor olan bu
yöntemin ilk romanda bu denli cüretkar ve yoğun biçimde kullanılması,
karakterlerin iç monologları ile dışsal varoluşları arasındaki köprüyü kuran
bir girişim olarak not edilmelidir. Yazarın meramını güçlü kılmak adına
başvurduğu kavram yığmaları ve tekrarlar ise anlatının ironik havası içinde,
ilk romanın o coşkulu anlatma arzusundan güç alan tercihler olarak değerlendirilebilir.
Fırat
Karakteri ve Yapısal Çok Seslilik
Romanın dikkat çeken en özgün figürlerinden biri, Tarık’ın ilk evliliğinden olan Asperger sendromlu Fırat’tır. Fırat, toplumun sahte normlarına uyum sağlamadığı için, o kodları tersinden görünür kılan bir “yabancılaştırma figürü” olarak konumlandırılmıştır: “Fırat dünyayı, dünya Fırat'ı anlamıyordu; Fırat anlaşılmadığını da umursamayan bir türdü.” (s.10)
Fırat'ın, “Yahu memlekette empati kuran mı
vardı ki kabak Aspergerlilerin başınaydı?” (s.34) şeklindeki anlamlı tespiti,
romanın felsefi motorunu oluşturur. İlk romanların o geniş hikaye havuzunda,
yazarın odağı daha sonra iki kadın karaktere kaydırması, Fırat'ın varoluşunu ihmal
etse de karakterin arka planda gizemli bir cevher olarak bırakılarak okura
kendi çıkarımlarını yapma olanağı tanır.
Yürüyüş
Bandında Bir Türkiye Metaforu
Romanın ana izleği olan “yürüyüş bandı”, yerinde sayan modernleşme sancılarını anlatmak adına tematik olarak son derece isabetlidir. Hikayenin radikal bir katarsisle veya büyük bir kırılmayla bitmemesi, aksine karakterlerin o döngüde kalması, yürüyüş bandı metaforunun doğasına da uygun olmuştur. Yazar, okuyucuyu bir mutlu sonla rahatlatmak yerine, hayatın kendi ritmindeki o “yarım kalmışlık” hissiyle baş başa bırakmıştır.
Metin, imgesel katmanlarda oldukça özgün bir sanatsal güce ulaşır. Romanın en şiirsel kurgusu, her bölümün sonunda beliren martı “Wasabi Adil” motifidir: “Hani o martı vardı ya… Birden delirdi, olur olmadık ara semtlere daldı, yolunu şaşırdı, denizi hiç olmayan İstanbullarda kanatlarından tüyler koparıp aşağı attı.” (s. 35)
Wasabi Adil, coğrafi hafızasını ve
denizini kaybetmiş modern insanın alegorik ikizi gibidir ve kurmacaya vicdani
ve lirik bir soluk katar. Bunun yanı sıra, hizmetçi Melahat’ın ölüm döşeğindeki
Teyze Hanım’ın başında ambulans beklerken bir yandan televizyondaki diziye göz
attığı sahne, trajik ile gülünç arasındaki tekinsiz dengeyi başarıyla kurar.
Ayrıca Tarık ve Ayşil arasındaki mutfak kavgalarının kızları Pelinsu tarafından
anında #mommyskitchen etiketiyle sosyal
medyada paylaşılması yazarın sinematik sahne kurma ve diyalog yoluyla karakter
ifşa etme becerisinin parlak örnekleridir.
Geleceğe
Doğru Güçlü Bir Adım
Şenay Tanrıvermiş, “Yürüyüş Bandında Tek Başına Dünya Turu” ile sosyolojik olarak dünyayı ve ülkeyi derinden kavramış güçlü bir kalem olduğunu kanıtlıyor. Bu yeteneği de romandaki en kıymetli cevher olarak öne çıkmaktadır. Akademik ve entelektüel birikimini kurgunun kılcal damarlarına sızdırma becerisi gösteren Tanrıvermiş, ilk romanın o tatlı coşkusunu ve anlatma iştahını da metne başarıyla yediriyor. Fırat ve Melahat gibi ontolojik ağırlığı olan karakterlerin vaatleri ve geniş şahıs kadrosunun diyalog örgüsü, yazarın sonraki edebi yolculuklarında kurmaca illüzyonunu daha da derinleştireceğine dair işaretler veriyor.
Nihayetinde Yürüyüş Bandında Tek Başına Dünya Turu, adındaki mecazı doğrularcasına koşan, ter döken, çağın ritmini yakalayan, cesur, nitelikli ve geleceğe göz kırpan bir ilk roman olarak okurlarını bekliyor.
Künye:
Yürüyüş Bandında Tek Başına Dünya Turu, Şenay Tanrıvermiş, Litharos Yayınları, 2026,
Roman.
* Bu yazı Birgün gazetesinin 16 Haziran 2026 tarihli kitap ekinde yayınlanmıştır.
