Kayıtlar

BİR YOLCUYUM GÜNEŞİN İZİNDE (*)

Resim
Bazı şairler vardır, şiirleri, kendi isimlerinin önüne geçmiştir. Öyle ki kimi şiirleri isimlerini gölgede bırakacak kadar güçlü bir sese, dilden dile dolaşan anonim bir güce ulaşmıştır. Adnan Yücel, bir Temmuz günü aramızdan ayrıldığında tam da bu tanımın karşılığı olan, alnı daima dik nice şiirler bırakmıştır ardında.

KURSAL AİLENİN ENKAZINDA BİR DÜNYA TURU (* )

Resim
Bir edebi yapıtı eleştirel süzgeçten geçirirken başvurulacak ilk ölçütlerden biri, metnin kendi içinde kurduğu “anlatı sözleşmesi” olsa gerek. Yazar o metni kaleme alırken okura neyi vaat etmektedir?  Şenay Tanrıvermiş’in ilk romanı “Yürüyüş Bandında Tek Başına Dünya Turu” , edebiyatın farklı alanlarındaki birikimiyle dikkat çeken bir akademisyenin Türk edebiyatına sunduğu cüretkâr ve taze bir nefes olarak raflardaki yerini aldı. 2026 yılının Türkiye’sinde geçen olayları bir aile tablosu anatomisiyle veren roman, ataerkil dili, geç kapitalizmin ürettiği toplumsal yozlaşmayı, muhafazakâr-laik gerilimlerini ve modern bireyin varoluşsal yalnızlığını yüksek sesle dillendiriyor.

HİPERGERÇEK SAHNE: SİMÜLASYON REJİMİ ALTINDA SANATÇI KİMLİĞİ (*)

Resim
Dana Kachan Günümüzde sanatçı, üretim sürecinden başlayarak kendi imgesine kadar her aşamada yabancılaşmış bir sanatsal kimlik girdabına sürüklenmektedir.  Yaşanan bu kriz, estetik bir değişimin ötesinde kökleri ekonomi-politiğe dayanan ontolojik bir kırılma olarak değerlendirilebilir.  Bugün nesneleri tanımlayan kimlik, algoritmik dolaşımın bir “verisi” haline gelmiştir. Jean Baudrillard’ın ifadesiyle, bugün yaşadığımız kırılma bir temsil krizinden fazlasıdır: “Bir köken ya da bir gerçeklikten yoksun gerçeğin modeller aracılığıyla türetilmesi”, yani hipergerçekliktir. [1] Bu noktada sorun, temsilin ortadan kalkması değil, temsilin yerini dolaşımın almasıdır! Sanat eseri artık temelde bir anlam üretim alanı değil, dolaşım kapasitesi ölçüsünde değer kazanan bir nesnedir. Dolaşım kapasitesi ise, eserin anlam üretim gücünden çok, platform altyapılarının belirlediği hız, erişim ve algoritmik önceliklendirme ölçütlerine göre değer kazanmasını ifade eden yeni bir iktidar mekanizması...

İKİ KİŞİLİK YALNIZLIK (*)

Resim
Eugène Ionesco, 20. yüzyılın ikinci yarısında tiyatro sanatına dil bakımından yeni bir soluk getirir. Özellikle alışılmış biçimleri sarsan ve dünya savaşları sonrasında insanın içine düştüğü anlamsızlığı sahneye taşıyan yazarın “İki Kişilik Hırgür” adlı oyunu hala Devlet Tiyatroları’nda seyirciyle buluşmaya devam ediyor. Yazarın sanat anlayışını ve sahneye bakışını başarıyla yansıtan ve ülkemizde de pek çok kez sahnelenen bu oyun yazarın sanatla kurmak istediği dili başarıyla yansıtan bir oyun. Özgür Avcu’nun rejisiyle Devlet Tiyatroları Oda Tiyatrosu sahnesinde 14 Mayıs 2026 akşamı izlediğimiz temsil, oyunun metnine sadık kalan, gösterişten uzak sadeliğiyle başarılı bir yorumdu. Salona girdiğimiz andan itibaren oyun sonuna kadar göreceğimiz dekor ilk andan karşımızdaydı. Ve yine oyun başlamadan oyunun da bir parçası olan ve dışarıdan gelen patlamalar, silah sesleri ve çığlıklar, izleyiciyi daha koltuğuna yerleşmeden oyunun atmosferine çeken iyi düşünülmüş sahneleme tercihleri olara...

KLASİK BİR OYUN ÇAĞDAŞ BİR YÜZLEŞME: "BİR HALK DÜŞMANI" (*)

Resim
Henrik Ibsen’in, çoğunluk tahakkümünü, toplumsal ikiyüzlülüğü ve etik yozlaşmayı konu alan eseri Bir Halk Düşmanı, Ankara’da Etimesgut Kent Tiyatrosu yorumuyla tiyatroseverlerle buluşmaya devam ediyor. Fatih Sönmez’in yönettiği oyun, tiyatro tarihinin başat eserlerinin yaratıcı ve güncel bir reji anlayışıyla sahneye taşınmasının heyecan verici bir örneğini sunuyor. Böyle klasik yapıtlarla seyirciyi buluşturan yerel yönetimlerin son derece değerli bir işe imza attığını daha baştan teslim etmek gerekiyor. Oyunun başkarakteri Dr. Stockmann’ın bilimsel verilerle ortaya koyduğu ve kent için önemli bir merkez olan kaplıcadaki “zehirli su” gerçeği, kasabanın mülki amiri ve diğer çıkar grupları tarafından hızla manipüle edilir.

SAVAŞIN ORTASINDA BİR SOKAK LAMBASI (*)

Resim
Ukrayna’dan İran’a, Filistin’den Libya’ya kadar dünyanın pek çok bölgesi, egemenlik hırsının ve paylaşım kavgalarının kanlı girdabı içinde savruluyor. Haritalar değişiyor, şehirler yerle bir ediliyor, milyonlarca insan evsizliğe ve ölüme sürükleniyor. Tüm bu savaşların değişmeyen tek gerçeği, cephelerde ölenlerin hiçbir zaman o savaşları çıkaranlar olmadığı... Savaş ve ölüm, her çağda işyerlerinden, fabrikalardan, tarlalardan koparılan emekçileri, yoksulları hedef almaktadır. Bu yüzlerce yıllık kıyım döngüsü içinde müzik, alışılmadık ve bazen görünmez bir işlev üstlenmektedir. Peki, bir şarkı savaşı durdurabilir mi? Biraz abartılı değil mi… Belki bir şarkı savaşı durduramaz; ama savaşın ortasında yaşayanlar için bir nefes, bir anlık es olabilir, neden olmasın!

KÜLTÜREL KUŞATMA: "EDEBİYATLA AHMAKLAŞTIRMA FELSEFEYLE ÇÖKERTME" (*)

Resim
Eleştiri dünyasına adım atacaklar açısından Türkiye’de güçlü bir eleştiri geleneğinden bahsetmek güç. Bazı simge isimleri saymazsak, geçmişten günümüze bu damarın yetersiz olduğu ve bu durumun da edebiyatın gelişmesinde önemli bir handikap oluşturduğu rahatça söylenebilir. Edebiyattaki bu yoksunluk, kuşkusuz, sadece yazarlar açısından değil, okurlar açısından da büyük bir eksikliktir.  Hal böyleyken, Taylan Kara’nın beş ciltlik külliyatı olan "Edebiyatla Ahmaklaştırma Felsefeyle Çökertme" yapıtı, bu alanı radikal bir biçimde doldurmaya aday bir çalışma olarak dikkat çekmektedir. Yapıtta edebiyat ve felsefe dünyasına dönük eleştirel analizlere yer veren Kara, “ahmaklaştırma” ve “çökertme” olarak ifade ettiği durumun teorik yapısını kurar.