Kayıtlar

RUHUN SON KALESİNİ SAVUNMAK (*)

Resim
  Tarih boyunca pek çok büyük yenilik, önce korku, ardından inkar ve en sonunda da bir mücadele biçimi olarak karşımıza çıkmıştır. Yapay zeka da bu üçlü seyri, özellikle edebiyat gibi “insan ruhunun son kalesi” diye ifade edilen alanlarda, hızlandırılmış biçimde yaşamaktadır. Kabul edelim ya da etmeyelim yapay zeka bugün, edebiyat da dahil tüm zihinsel üretim alanlarına nüfuz eden yeni bir üretici güçtür ve bu nüfuz, artarak devam edecek gibi görünmektedir. Çünkü insanlık tarihinin ve tarihsel maddeciliğin gösterdiği gibi, üretici güçlerin gelişimi, mevcut üretim ilişkileriyle çatışsa bile geri döndürülemez.

BİR YOLCUYUM GÜNEŞİN İZİNDE (*)

Resim
Bazı şairler vardır, şiirleri, kendi isimlerinin önüne geçmiştir. Öyle ki kimi şiirleri isimlerini gölgede bırakacak kadar güçlü bir sese, dilden dile dolaşan anonim bir güce ulaşmıştır. Adnan Yücel, bir Temmuz günü aramızdan ayrıldığında tam da bu tanımın karşılığı olan, alnı daima dik nice şiirler bırakmıştır ardında.

KURSAL AİLENİN ENKAZINDA BİR DÜNYA TURU (* )

Resim
Bir edebi yapıtı eleştirel süzgeçten geçirirken başvurulacak ilk ölçütlerden biri, metnin kendi içinde kurduğu “anlatı sözleşmesi” olsa gerek. Yazar o metni kaleme alırken okura neyi vaat etmektedir?  Şenay Tanrıvermiş’in ilk romanı “Yürüyüş Bandında Tek Başına Dünya Turu” , edebiyatın farklı alanlarındaki birikimiyle dikkat çeken bir akademisyenin Türk edebiyatına sunduğu cüretkâr ve taze bir nefes olarak raflardaki yerini aldı. 2026 yılının Türkiye’sinde geçen olayları bir aile tablosu anatomisiyle veren roman, ataerkil dili, geç kapitalizmin ürettiği toplumsal yozlaşmayı, muhafazakâr-laik gerilimlerini ve modern bireyin varoluşsal yalnızlığını yüksek sesle dillendiriyor.

HİPERGERÇEK SAHNE: SİMÜLASYON REJİMİ ALTINDA SANATÇI KİMLİĞİ (*)

Resim
Dana Kachan Günümüzde sanatçı, üretim sürecinden başlayarak kendi imgesine kadar her aşamada yabancılaşmış bir sanatsal kimlik girdabına sürüklenmektedir.  Yaşanan bu kriz, estetik bir değişimin ötesinde kökleri ekonomi-politiğe dayanan ontolojik bir kırılma olarak değerlendirilebilir.  Bugün nesneleri tanımlayan kimlik, algoritmik dolaşımın bir “verisi” haline gelmiştir. Jean Baudrillard’ın ifadesiyle, bugün yaşadığımız kırılma bir temsil krizinden fazlasıdır: “Bir köken ya da bir gerçeklikten yoksun gerçeğin modeller aracılığıyla türetilmesi”, yani hipergerçekliktir. [1] Bu noktada sorun, temsilin ortadan kalkması değil, temsilin yerini dolaşımın almasıdır! Sanat eseri artık temelde bir anlam üretim alanı değil, dolaşım kapasitesi ölçüsünde değer kazanan bir nesnedir. Dolaşım kapasitesi ise, eserin anlam üretim gücünden çok, platform altyapılarının belirlediği hız, erişim ve algoritmik önceliklendirme ölçütlerine göre değer kazanmasını ifade eden yeni bir iktidar mekanizması...

İKİ KİŞİLİK YALNIZLIK (*)

Resim
Eugène Ionesco, 20. yüzyılın ikinci yarısında tiyatro sanatına dil bakımından yeni bir soluk getirir. Özellikle alışılmış biçimleri sarsan ve dünya savaşları sonrasında insanın içine düştüğü anlamsızlığı sahneye taşıyan yazarın “İki Kişilik Hırgür” adlı oyunu hala Devlet Tiyatroları’nda seyirciyle buluşmaya devam ediyor. Yazarın sanat anlayışını ve sahneye bakışını başarıyla yansıtan ve ülkemizde de pek çok kez sahnelenen bu oyun yazarın sanatla kurmak istediği dili başarıyla yansıtan bir oyun. Özgür Avcu’nun rejisiyle Devlet Tiyatroları Oda Tiyatrosu sahnesinde 14 Mayıs 2026 akşamı izlediğimiz temsil, oyunun metnine sadık kalan, gösterişten uzak sadeliğiyle başarılı bir yorumdu. Salona girdiğimiz andan itibaren oyun sonuna kadar göreceğimiz dekor ilk andan karşımızdaydı. Ve yine oyun başlamadan oyunun da bir parçası olan ve dışarıdan gelen patlamalar, silah sesleri ve çığlıklar, izleyiciyi daha koltuğuna yerleşmeden oyunun atmosferine çeken iyi düşünülmüş sahneleme tercihleri olara...

KLASİK BİR OYUN ÇAĞDAŞ BİR YÜZLEŞME: "BİR HALK DÜŞMANI" (*)

Resim
Henrik Ibsen’in, çoğunluk tahakkümünü, toplumsal ikiyüzlülüğü ve etik yozlaşmayı konu alan eseri Bir Halk Düşmanı, Ankara’da Etimesgut Kent Tiyatrosu yorumuyla tiyatroseverlerle buluşmaya devam ediyor. Fatih Sönmez’in yönettiği oyun, tiyatro tarihinin başat eserlerinin yaratıcı ve güncel bir reji anlayışıyla sahneye taşınmasının heyecan verici bir örneğini sunuyor. Böyle klasik yapıtlarla seyirciyi buluşturan yerel yönetimlerin son derece değerli bir işe imza attığını daha baştan teslim etmek gerekiyor. Oyunun başkarakteri Dr. Stockmann’ın bilimsel verilerle ortaya koyduğu ve kent için önemli bir merkez olan kaplıcadaki “zehirli su” gerçeği, kasabanın mülki amiri ve diğer çıkar grupları tarafından hızla manipüle edilir.

SAVAŞIN ORTASINDA BİR SOKAK LAMBASI (*)

Resim
Ukrayna’dan İran’a, Filistin’den Libya’ya kadar dünyanın pek çok bölgesi, egemenlik hırsının ve paylaşım kavgalarının kanlı girdabı içinde savruluyor. Haritalar değişiyor, şehirler yerle bir ediliyor, milyonlarca insan evsizliğe ve ölüme sürükleniyor. Tüm bu savaşların değişmeyen tek gerçeği, cephelerde ölenlerin hiçbir zaman o savaşları çıkaranlar olmadığı... Savaş ve ölüm, her çağda işyerlerinden, fabrikalardan, tarlalardan koparılan emekçileri, yoksulları hedef almaktadır. Bu yüzlerce yıllık kıyım döngüsü içinde müzik, alışılmadık ve bazen görünmez bir işlev üstlenmektedir. Peki, bir şarkı savaşı durdurabilir mi? Biraz abartılı değil mi… Belki bir şarkı savaşı durduramaz; ama savaşın ortasında yaşayanlar için bir nefes, bir anlık es olabilir, neden olmasın!

KÜLTÜREL KUŞATMA: "EDEBİYATLA AHMAKLAŞTIRMA FELSEFEYLE ÇÖKERTME" (*)

Resim
Eleştiri dünyasına adım atacaklar açısından Türkiye’de güçlü bir eleştiri geleneğinden bahsetmek güç. Bazı simge isimleri saymazsak, geçmişten günümüze bu damarın yetersiz olduğu ve bu durumun da edebiyatın gelişmesinde önemli bir handikap oluşturduğu rahatça söylenebilir. Edebiyattaki bu yoksunluk, kuşkusuz, sadece yazarlar açısından değil, okurlar açısından da büyük bir eksikliktir.  Hal böyleyken, Taylan Kara’nın beş ciltlik külliyatı olan "Edebiyatla Ahmaklaştırma Felsefeyle Çökertme" yapıtı, bu alanı radikal bir biçimde doldurmaya aday bir çalışma olarak dikkat çekmektedir. Yapıtta edebiyat ve felsefe dünyasına dönük eleştirel analizlere yer veren Kara, “ahmaklaştırma” ve “çökertme” olarak ifade ettiği durumun teorik yapısını kurar. 

OLMALI

Resim
Kilitli gökler altında Çimlerden halıları düşündüren Alabildiğine bir düzlük olmalı bir yerlerde Günün ilk seslerinde duyulan Rüzgârsız denizlerden daha sessiz Bir sevgili güzelliğiyle Bir şeyleri masallardan getirip bize gülerek anlatan Olmalı bir yerlerde.

ANTAKYA’NIN YİTEN HAFIZASI VE “SEN DE GİTME TRİYANDAFİLİS" OYUNU ÜZERİNE (*)

Resim
Ankara Devlet Tiyatrosu’nun bu yıl faaliyete geçirdiği “romandan sahneye uyarlama” çalışmaları kapsamında, Ayla Kutlu’nun “Sen de Gitme Triyandafilis” adlı öyküsü, Emre Basalak’ın başarılı rejisiyle sahneye taşındı. Devlet Tiyatroları’nın sayfasında oyun şöyle tarif edilmektedir: “1930’lardan, aynı yüzyılın son çeyreğine kadar uzanan, bir Rum ailenin çocuk ruha sahip kızı Triyandafilis’in öyküsü… Bizim… Hatay’ın ve gidemeyenlerin masalı…”

HİKAYENİN BİTTİĞİ YERDE HAYATI YENİDEN KEŞFETMEK (*)

Resim
Kral Lear oyunu Shakespeare’in en ünlü tragedyalarındandır.  Oyun kısaca yaşlandıktan sonra tahtını kızları arasında paylaştırıp kenara çekilmek; yaşamının son demlerini zevk ve sefa içinde geçirmek isteyen Kral Lear’ın tercihlerini yaparken düştüğü hataları ve bu hatalar sonucunda vardığı insani olgunluk düzeyini konu alır. Shakespeare bu oyun üzerinden, kusurlu olmanın farkındalığını ve bu yolda yaşanan serüvenleri, oyunun çok katmanlı dünyasından hareketle anlatmaya girişmiştir. Tabi bu yolda aile dinamikleri kadar güç ve iktidar ilişkilerini de sorgulamaya girişir. İlk defa 1606’da sahnelenen bu trajedi, genel olarak kasvetli bir atmosferde geçer. Özellikle oyunda özel ağırlığı olan bir fırtına sahnesi vardır ki anlatının bütünü ve iletisi açısından özel bir ağırlığa sahiptir.

SÜRÇEN BİR DİLDE TERKEDİLMİŞLİĞİN ÇIĞLIĞI (*)

Resim
Modern şiir, çoğu zaman okuru tanıdık duyguların konforuna davet eden güvenli bir liman olarak algılanır. Ancak İhsan Metinnam, “Çiğnenmiş Yılgınlıklar Ülkesi” ile bu yerleşik algıyı kökünden sarsarak şiiri bir sığınak olmaktan çıkarıp etik bir yüzleşme alanı haline getirir. Bu kitap, okura pürüzsüz bir estetik haz vaat etmez; aksayan, sürçen ve anlamın sürekli askıda kaldığı huzursuz bir dünya sunar.  Şairin bilerek kurguladığı bu "ritmi bozuk" yapı, aslında içinde nefes aldığımız ve her geçen gün biraz daha yabana terk edilen gerçekliğin ta kendisidir. Metinnam’ın dizeleri boyunca ilerleyen nehir şiir yapısı; bizi atın, yılkı nın ve dijital gürültü nün arasında, yönünü yitirmiş ama öfkesini kuşanmış bir öznenin çıplak varoluşuyla karşı karşıya bırakır.

KARA ORMANIN KALBİNE YOLCULUK

Resim
Rottweil'ın sakin bir sabahında yola çıktığımızda gökyüzü kapalıydı. Birkaç gündür kemiklere işleyen o sert soğuk yerini yumuşak bir havaya bırakmıştı.   Zaten içimde günler sonra gezi hevesi uyandıran da buydu galiba; ama hava hala griydi. Bu gri ton, Scwarzwald  yani Kara Ormanlar 'ın  gizemli ruhuna ne kadar yakışıyormuş, şehre girer girmez bunu daha iyi anladım.  Triberg'e  adım attığımız anda bizi karşılayan o meşhur tabelayı internet yardımıyla çevirmeye çalışırken ( Herzlich Willkommen in Triberg im Schwarzwald ) , bir masalın ilk sayfasına girdiğinizi düşünmüştüm.

EMPERYALİST BARBARLIĞA KARŞI HALK CEPHESİ!

Resim
Ortadoğu’da Kanlı Çark:   Emperyalist Barbarlık ve Halkların Kurtuluşu Ortadoğu’nun son yüzyıllık tarihi, uluslararası sermayenin ve onların vurucu gücü olan emperyalist odakların Orta Doğu halklarına karşı yürüttüğü kesintisiz bir paylaşım savaşına sahne oldu.   Bugün bölgede tanık olduğumuz tablo, ne "demokrasi" ne de "özgürlük" vaadiyle açıklanabilir; bu tablo, enerji koridorlarını, yer altı kaynaklarını ve jeopolitik hakimiyet alanlarını parsellemek isteyen emperyalist haydutluğun kanlı yüzünün en somut göstergesidir. Sermayenin bitmek bilmeyen kar hırsı; yıkılmış şehirler, yoksullaşmış yığınlar ve nesiller boyu sürecek travmalar üretmektedir.

CUMHURİYET’İN İLK YILLARINDA TARİH YAZIMI VE GÜNEŞ DİL TEORİSİ

Resim
Her rejim inşa sürecinde “ eski ” olandan bir kopuşu içinde varlığını geliştirme eğilimindedir. Hele ki eski ile yeni arasındaki gerilim bir varlık ve yokluk üzerinde biçimlenmişse bu çatışmanın şiddeti de o kapsamda artar. Osmanlı İmparatorluğu doğası gereği çok kültürlü ve çok milletli bir yapıya sahipti. 18. yüzyılın sonlarında gerçekleşen Fransız Devrimi ve onun ortaya çıkardığı, çeşitli düşünceler (bağımsızlık özellikle milliyetçilik gibi düşünceler), imparatorluklar açısından büyük bir tehlike arz etmekteydi. Osmanlı yönetici sınıfı bu tehlikeyi geç de olsa fark etmiş, bu düşüncelerin karşısına imparatorluğu bir arada tutacak İslamcılık ve Osmanlıcılık gibi fikirleri ortaya koymuşlardır. Ancak

TÜRK MODERNLEŞMESİ VE OSMANLIDA BATILILAŞMA HAREKETİNİN DİNAMİKLERİ

Resim
Osmanlı Dönemi’nden bu yana uzun bir geçmişe dayanan Batı ile ilişkiler, özellikle Sanayi Devrimi ’nin ardından değişen ticari ve ekonomik dengelerle birlikte farklı bir forma bürünmüştür. Batı karşısındaki üstünlüğün giderek yitirilmesi, güç ilişkileri gereği, bir egemen kültür ilişkisi bağlamında şekillenmiştir. Batı kültürünün özellikle 18. yüzyıldan sonra dünyada giderek egemen kültür haline gelmesi, geri kalmış ülkelerde varlığını daha da hissettirmiştir. Kuşkusuz Osmanlı toplumu da bundan nasibini almıştır. Türk tarihinde belli önemli kültür değişimleri söz konusudur. Bunların sonuncu halkası Osmanlı İmparatorluğu’nun yayılışı, çeşitli dinlerde ve etnik ayrımlarda çeşitli halkları yönetmesi sürecinden sonra gelen, karşılıklı bir kültür alışverişi çerçevesi içinde bir evredir. Bu son evre

EPSTEİN VAKASI VE KAPİTALİST AHLAK(SIZLIK)

Resim
Küresel ölçekte açığa çıkan “elit” suç ağlarının, kapitalist-emperyalist üretim ilişkileri içinde nasıl korunduğunu; cezasızlığın hangi siyasal ve ideolojik mekanizmalarla yeniden üretildiğine dair her gün sayısız örnekle karşılaşıyoruz.  Günümüz dünyasında savaş, şiddet, yoksulluk, çocuk emeği ve cinsel sömürü olguları artan bir süreklilik göstermektedir. Kuşkusuz bu süreklilik, tekil “ahlaki çöküşler” ile açıklanamaz. Aksine, kapitalist üretim ilişkilerinin derinleşmesiyle birlikte suçun sınıfsal olarak ayrıştığı, cezanın ise siyasal ve ekonomik güce göre dağıtıldığı bir yapı oluşmuştur. Küresel elit ağların ortalığa saçılan ve görünür hale gelen alçağın alçağı suçları, sorunun merkezinde kişilerden ziyade “ilişkiler” olduğunu göstermiştir. Bu ilişkiler; sermaye, siyaset, hukuk ve ideoloji arasında kurulan koruyucu bir kalkan işlevi görmektedir.

GECEYE SİTEM

Resim
Bazı geceler vardır, insanın kendi içine çöktüğü, iç sesinin odadaki tüm gürültülerden daha baskın olduğu… O gecelerde kelimeler sığınak olur; ruhun, kendine bile itiraf edemediği yerleri açar. Bu sözler de biraz böyle doğdu: geçmişin gölgeleri, bugünle didişmeler, yarının sisli ihtimalleri… Ve bütün bunların ortasında,    tozlu sayfalarını bilmem kaçıncı defa araladığım Baudelaire ’in karanlığıyla iç karanlığımın birbirine karışarak yeni bir yankı yaratması... Günlerin Anısı “Ve bitlerini besleyen dilenciler gibi, Besleriz biz de sevimli azaplarımızı… …Ki ardındaki zifiri karanlığa karşın Aynadadır tüm güzellikleri, gözlere akseden.” ( Baudelaire, Kötülük Çiçekleri )

DRAM SANATINDA ÇATIŞMA VE DORUK NOKTASI

Resim
ÇATIŞMA Kelime anlamı itibarıyla çatışma, aynı anda ortaya çıkan birbirine karşıt ya da eşit derecede çekici dilek ve isteklerin bireyde yarattığı ruhsal durumdur. Türkçe Sözlük ’te bu kavram; “olay dizisinin gelişmesinde basamakları ortaya çıkaran kişiler arasındaki iç ve dış çatışmalar” ya da “bir oyun kişisinin kendi içindeki bunalımı” olarak tarif edilir. Sanatta, özellikle dram sanatında çatışma, “uyuma duyulan özlem” olarak tanımlanır: “Genelde sanatta özelde dram sanatında çatışma, belli bir uyuma duyulan özlemdir. Bu özlem, anlatma biçimleri farklılaşan dramatik çatışmayı çağlar boyunca etkilemiştir.” [1] Bu özlem, çağlar boyunca dramatik çatışmanın biçimlerini ve anlatım yollarını etkilemiştir. Başka bir deyişle çatışma, bir metnin yazılmasında itici güç olan, çözümü kuşkulu ya da imkânsız görünen problem olarak düşünülebilir.

TİYATRO SAHNESİNİN SİNEMAYA DÖNÜŞÜMÜ

Resim
Lars von Trier'nin yazıp yönettiği Dogville adlı film, 2003 yılında avangard bir dram filmi olarak seyircilerin karşısına çıkan dram türünde filmdir. Minimalist bir sinema akımının etkisiyle ortaya konan yapımda bu anlayışın aksine sinema dünyasının yakından bildiği Nicole Kidman, Lauren Bacall, Chloë Sevigny, Paul Bettany, Stellan Skarsgård, Udo Kier, Ben Gazzara ve James Caan gibi isimler öne çıkar… Bana göre film genel olarak insan doğası ile iktidar – güç ilişkilerini sorgulamak üzere kurgulanmıştır. Bir yandan da Trier'in “Fırsatlar ülkesi Ameraka” imajını yıkma gibi bir derdi var gibidir. Zaten güçlülerin zayıfarı ezdiği, mafyatik ilişkilerin toplumun tüm kesimlerini etkisi altına aldığı hatta polis teşkilatı ve bürokraside de mafyatik ilişkilerin olağanlaştığı bir tablo vardır karşımızda. Dolayısıyla şaşalı Amerikan heyulası tuzla buz olur filmde! Bu anlamda filmin, “ABD – Fırsatlar Ülkesi Üçlemesi" olarak adlandırılan serisinin de ilk filmi olması da rastlantısal d...